Yaz aylarında güneş insanın cildini kötü şekilde yakar, yaşlandırır ve istenmeyen cilt rahatsızlıklarına neden olduğu bilinir. Tüm bu bilinenler rağmen yazlıklar da, tatil köylerinde ya da plajlarda insanların patlıcan gibi simsiyah yanmalarına oldum olası anlayamıyorum.

Güneşte biraz kalınca başım ağrır, rahatsız olurum, onun için güneşi ve güneşlenmeyi sevmem. Yaz aylarında güneydeki tatil yerlerine gitmeyi hiç sevmem ya da sevemedim. Kalabalık ya da oralardaki aşırı gürültü yüzünde değil, sıcaktan ötürü. Tatil yerinden gündüz dışarı çıktığınızda başınızın ağrıdığını hissedersiniz. Hayatın yılları yaz günlerinde aşırı sıcak yerlere gitmeyi büsbütün sevmez oldum. Onun için benim ve ailem için en güzel tatil zamanlarının eylül ayının sonları ve ekim ayları olduğunu düşünürüm.
Güney bölgelerindeki eski yerleşik insanların yaşamlarına bakarsanız, yılın en az 5 veya 6 aylarını yaylada geçirdiklerini görürsünüz.
Firuze’nin de katkısı ve araştırması ile tatillerimizi yurt içi ya da yurt dışında kültür gezi ve dinlenmeleri şeklinde yapıyoruz.
İki ay önce akşam vakti evde otururken,
‘Sana bir sürprizim var, beğeneceğini tahmin ediyorum’ dedi Firuze.
‘Hayırdır, ne sürprizi?’
‘Rezervasyon yaptırmayı düşünüyorum, kurban bayramında Balkanların altı ülkesini içine alan bir kültür gezi turuna gitmek istiyoruz, çocuklarla da konuştum, onlarında onayını aldım’ dedi.
‘Ben de Balkanları ve orada dört yüz yıl hüküm süren Osmanlı eserlerini merak ediyorum’ dedim.

Turistik amaçlı geziler insanlık tarihi kadar eski olmakla birlikte 1.Dünya savaşından sonra iletişim, reklam ve ulaşım imkanlarının artması ile birlikte giderek artacak şekilde bir yığın hareketi niteliği kazandı. Turizm aslında büyük bir ekonomik sektör oldu.
Gerek yurt içinde, gerekse yurt dışında insanlar dinlenmek, farklı bir takım deneyimler edinmek ya da yeni yerler görmek amacıyla yolculuk etmektedirler.
Bu tip yolculuklar, insan yaşamı, başka yaşamları ve kültürleri tanımayı farklı açıdan görmeyi ve ruhsal durumu üzerinde önemli sonuçlara ve değişimlere yol açtığını biliyorum.
Kendi açımdan özellikle Balkanlardaki altı ülkeyi içine alan bu gezinin sonuçlarını merak ediyorum. Osmanlı’nın Balkanlardaki ayrılmanın halk üzerindeki Türkiye halkı ve yönetimi üzerindeki travmatik etkilerini biliyorum. Bu günkü Türkiye’nin şekillenmesinde Balkan savaşlarının sonucunda oluşan sosyal olayların çok önemli etkileri olmuştur.
Yakın tarihe kadar Osmanlı toprağı olan bu yerlerden aileleri göç etmek zorunda kalan ve halen kısmi olarak ilişkisi devam eden çok sayıda tanıdık ve arkadaşım ve de hastalarım var.

İstanbul’da akşam saat 19.00 başlayan otobüs yolculuğumuz oldukça yorucu geçti. Otobüs koltuğunda uyuyarak sınır kapılarında uyanarak, ama sürekli sağa sola kıvranarak geçirdim. Böyle uzun şehirlerarası yolculuk yapmayalı otuz yıllı geçtiğini sanırım.

Sekiz günlük Kurban Bayramı tatilini Balkan ülkelerinden bir kısmını içine alan bir turla değerlendirmek amacıyla aile boyu yolculuktayız.
Sabahın yorgunluğu ve mahmurluğu ile uyandığımızda Üsküp’e varmıştık.
Üsküp Makedonya’nın başkenti, Vardar nehrinin iki kıyısında yer alan, kültürel ve tarihi özelliğe sahip tarihi bir Osmanlı yerleşim merkezi.
On iki saati geçen bir otobüs yolculuğunun yorgunluğu ve şaşkınlığı, rehberimiz Halit beyin anonsuyla uyanıyoruz.
‘Buraya yani Üsküp’e biraz erken saatte geldik arkadaşlar, şu anlarda her yer kapalıdır. En uygun yer Osmanlı çarşısı, oraya gidiyoruz’ dedi.
Otobüsten indik rehberi takiben çarşıya vardık.
Üsküp’te Osmanlı çarşısı sözü burada kulağa hoş geliyor.
Halit konuşmaya ve Üsküp’ü anlatmaya devam ediyor.
‘Üsküp’teki Osmanlı çarşısı, dar sokakları, Arnavut kaldırımlarıyla, sağlı ve de sollu dizilmiş bir iki katlı dükkanları, çeşmeleri, hanları ve camileriyle bizlere adeta Anadolu’dan bir kesit sunuyor. Buraları dolaşırken kendinizden bir parça göreceksiniz’ dedi.
‘Üsküp’ün 1389 yılında Osmanlı devleti tarafından fethedilmesinin ardında, sancak merkezi ve vilayet merkezi olarak hizmet vermiştir. Üsküp aynı zamanda Bosna, Karadağ, Sırbistan ve Kosova içinde önemli bir ticaret merkezi konumundaydı’ dedi.
Üsküp Osmanlı çarşısına vardığımızda, buradaki Müslümanların bayram namazlarını kıldıktan sonra birbirleriyle bayramlaşma zamanıydı.
Bayram lokum ve şekerlerini aldık, bizde onlarla bayramlaştık.
Dinlenmek için oturduğumuz kahvede çay ve yemek için börek istedik, ücretini vermek istediğimizde almadılar.
Israrlı davrandığımızda,
‘Bugün bayram, bizde adettir, ücret alınmaz’ dediler.
Yeni yerler görmek her kişiye göre değişen, benlik sınırlarında yüksek artma olanağı bir ortama geçme olanağı sağlayan bir ortama geçme olmalıdır.
Üsküp Osmanlı çarşısını dolaşırken, hüzünle karışık bir ruh dünyası içindeyim. ‘Balkanları dolaşırken özellikle çok sayıda Müslüman ve Türk göreceksiniz. Yemeklerinizi Müslüman lokantalarında yiyebilirsiniz. Buralarda köfteyi çok seveceksiniz. Köftenin lezzetlisini burada yiyeceksiniz. Köftenin vatanı Balkanlardır’ dedi.
Halit haklıydı. Osmanlı çarşısında lezzetli köfteler yedik.

Belgrad, kentin adı beyaz şehir anlamına gelmektedir. Bugün Sırbistan’ın başkenti olan Belgrad, Tuna ve Sava nehirlerinin birleştiği çok güzel ve müstesna yerde bulunan platoda yer almaktadır.
Osmanlı etkileri halen devam ediyor.
Belgrad kalesinden özel bir yer ayırmak gerekir.
Rehberimiz Halit bey, anlatmaya devam ediyor.
‘^Belgrad Osmanlı için çok önemli bir yer olmuştur. Belgrad kalesini ilk yapımı takriben iki bin yıl önce Roma’lılara dayanır. Anlaşıldığı kadarıyla kale iki bin yıl boyunca Belgrad’ın yöneticileri değiştikçe birçok kez yıkılmış ve yapılmıştır.

‘Soykırım Ülkesi’ Bosna Hersek
Medeniyetin beşiği kabul edilen Avrupa’nın göbeğinde ikinci dünya savaşının ardından yaşanan en büyük insanlık trajedisi olarak kabul edilen ve 8 binden fazla, sadece Müslüman Boşnak olduğu için katledildiği Srebrenitsa’daki soykırımın yanı sıra Saraybosna, Visagrad, Priyedor, Foça, Biyelina olmak üzere bir çok şehrinde yaşayan Boşnak halk katliamlara, işkencelere ve sürgünlere maruz kaldı.

Bosna Hersek’in, Yugoslavya’nın parçalanmaya başlamasıyla birlikte, 29 şubat-1 mart 1992 tarihlerinde düzenlenen referandumla bağımsızlığını ilan etmesinin ardından başlayan ve 1995 yılına kadar süren kanlı savaşta, yüzde 60’tan fazlası Boşnak olmak üzere, 100 bine yakın insan hayatını kaybetti. 50 bine yakın kadın tecavüze uğradı, 2 milyon insan evlerini terk etmek zorunda kaldı.

Savaşın başlamasının hemen ardından Sırp güçleri tarafından başkent Saraybosna’daki üç buçuk yıllık kuşatma, modern tarihin en uzun kuşatması olarak kayıtlara geçti. Saraybosna’daki kuşatma boyunca 10 binin üzerinde sivil hayatını kaybederken, 50 binin üzerinde insan yaralandı, her gün 300 den fazla bombanın düştüğü şehirde 100 bin bina zarar gördü.

Saraybosna kuşatması boyunca şehir merkezindeki Markale Pazar yerine düzenlen iki saldırı, insanların hafızalarında en çok yer eden katliamların başında geliyor.

Bosna Hersek için savaş yılları hala iyileşememiş ağır bir yara olarak duruyor.

Savaş suçlularının cezasız kaldığı, tüm dünyanın seyrettiği ve Bosna’yı kaderine terk ettiği bu insanlık suçundan geriye sadece insan hikâyeleri kaldı.

Rehberimiz Halit Saraybosna’yı anlatmaya devam ediyor;
‘Başçarşı Saraybosna’da Osmanlı izlerinin takip edebileceği tipik bir Türk çarşısı, dar sokakları, camileri, hanları ve bedestenleri ile Osmanlı kültür ve medeniyetinin Balkanlardaki etkisine işaret etmektedir.
Saraybosna’dan bahsetmişken Milli Kütüphaneyi anlatmamak olmaz. Savaş yıllarında bu tarihi yapı topçu atışları ve ağır bombardımana maruz kalmış ve koleksiyonunda yer alan iki milyona yakın kitap ve el yazması yok olmuştur. Koyu turuncu ve sarı yatay çizgili işlem tarzı kemerli yapının restorasyonu devam ediyor’ dedi.

‘Sizleri savaşın yıkıcılığına maruz kalan insanların hayata tutunmalarını sağlayan 800 metre uzunluğunda, 1.5 metre yüksekliğinde ve 1 metre genişliğe sahip ‘Umut Tüneli’ bu insanların yaşadıklarının tanığı olarak duruyor. Bu tüneli görünce Saraybosna halkının yaşadığı zorlukları göreceksiniz’ dedi.

Neretva nehiri üzerindeki 16. Yüzyılda Osmanlılar tarafında yapılmış Mostar köprüsü, 1993 yılında bu güzelim köprü dağdan atılan top mermileri ile yıkılıyor. 2004 yılında Türkiye’nin büyük desteği ile eskisine uygun olarak inşa ediliyor.

Rehberimiz Halit bey anlamaya devam ediyor;
‘Blagay Tekkesi, Boşnakların Müslümanlaşmalarının simgesi olan bir Bektaşi tekkesi. Blagay, Mostar’ın içinden de geçen ve Bosna-Hersek’in en büyük nehirlerinden Neretva’nın en önemli kollarından biri olan Blagay anlamı ‘buna nehrin doğduğu yer’. Küçük bir yerleşim yeri olan Blagay’ı önemli kılan ise hemen su kaynağının bulunduğu mağaranın yanı başında ‘Blagay Tekkesi’ varlığı.
Muhteşem bir doğaya sahip olan bölge 1465’te Osmanlıların eline geçtikten sonra burada kurulan tekke, Bosna’nın yerel halkı olan Boşnakların hızla Müslümanlığı seçmesinde önemli bir rol oynadığı rivayet edilir.
Blagay bir Bektaşi Tekkesi olarak kurulmuştur.
Osmanlılar Balkanlara yolladıkları Bektaşi dervişleri ve babaları sayesinde çok kısa sürede yüzbinlerce kişinin Müslümanlaşmasını sağladı.
Bektaşiliğin Balkanlarda Hıristiyan toplumları arasında yayılmasının önemli sebeplerden biri; Bektaşiliğin temel öğretisini oluşturan sevgi ve hoşgörü temeline dayanan öğretisinin Müslümanlıkla Hıristiyanlık arasında bir köprü fonksiyonu oluşturmasından, insanların renginden, dilinden, cinsiyetinden ve kökeninden dolayı dışlamamasından, insana insan gözüyle bakmasında ve farklılıkları zenginlik olarak görmesinden kaynaklanır’.
‘Bu coğrafyada dolaştığımızda neden daha çok Bektaşi Tekkelerini görüyoruz?’
‘Cevabı çok basit; Devşirme yoluyla Yeniçeri Ocağına alınan Hıristiyan çocuklarının İslâmiyete geçişte, Ortodoks İslam anlayışı yerine Bektaşiliği tercih etmeleri, Bektaşiliği kendi öğretilerinde ve yaşam felsefelerine yakın bulmalarından ve bu zengin mozaik içinde kendi güzelliklerini de yaşatabilmelerinden kaynaklanır’ dedi.

‘Pocitel; Taştan bir kent!
Hersek bölgesinin hayat kaynağı olan Neretva’nın hemen yanında bulunan Poçitel, aslında Osmanlının bir sınır kasabasıydı. Boşnakça ‘Başlangıç Noktası’ demek olan Poçitel, Osmanlının batıdaki en büyük rakiplerinden olan Venediklere bağlı Dubrovnik ile sınır komşusu’.
‘Tamamen taştan inşa edilmiş olan bu sınır kenti, Osmanlı askeri dehasının en iyi örneği. Nehir kenarından başlayan ve oldukça dik bir yamaç ile yükselen kent, en tepede bulunan kalesiyle aslında tam bir yerleşim yeri hüviyetinde’.
‘Bu kale şehrin bu kadar görkemli yapılması bir güç gösterisi miydi?’
‘Elbette. Kabul etmek gerekir ki, Osmanlılar Poçitel’i kale kentini tıpkı Mostar gibi, Avrupa ülkelerine karşı gücünü göstermek için oldukça görkemli inşa etmiştir’.
Büyük, güçlü ve içinde her türlü yaşam alanlarının bulunması sebebiyle Poçitel, benzersiz bir sınır karakolu kenti. Dar taş sokakları, hamamı, medresesi, kervansarayı, evleri, cami ve namaz saatini gösteren saat kulesi ile tam bir Osmanlı kenti’.

Blagay Tekkesi ve Poçitel kasabası, Balkanların nasıl kısa bir sürede Osmanlı’laştığını belki en iyi anlatan iki örnek.
Biri Osmanlının hoşgörülü Bektaşi din anlayışının örneği, diğeri de askeri gücünün göstergesi.

Gezinin yedinci günü Selanik’teyiz. Şehrin her noktasında Osmanlı ve Türk etkisini görmek mümkün!
Limanda ailece yemek yiyoruz, cebimde parayı çıkarırken, nasıl oldu bilmiyorum 100 Euro ortadan ikiye ayrıldı, yırtıldı.
Rehbere dönerek ‘bu para yırtıldı ne yapabilirim?’
‘Abi her halde bankaya gitmen gerekir, bankalarda şimdi kapalı’ dedi.
Elinde hediyelik eşya satmaya tahmini on iki yaşlarında bir çocuk yaklaşarak,
‘Ben size yardımcı olayım’ dedi.
‘Sen nereden çıktın? Türkçeyi nereden öğrendin?’ gayri ihtiyari sordum.
‘Ben Türküm amca’ dedi.
‘Parayı ortan ikiye parçaladım, nasıl yardımcı olacaksın?’
Elimden tutarak bir büfenin önüne götürdü.
‘Bu büfeden alacağınız küçük bir alışverişle paranızı alır ve size üstünü verirler’ dedi.
Bana hem tercümanlık yaptı, hem de sorunumu çözdü.

‘Kanlı Kule ve Selanik Osmanlı tarihinde çok önemli yere sahiptir. Aslında Roma dönemi yapısı olmasına rağmen Kanuni Sultan Süleyman döneminde büyük bir restorasyon geçirmiştir’.
Yolculardan biri rehbere dönerek sordu,
‘Selanik’i biliyoruz da, kanlı kule niye önemli’ dedi.
‘Beklerseniz anlatacağım. Osmanlı döneminde burası uzun süre kale, garnizon binası ve hapishane olarak kullanılmıştır. Yeniçeri Ocağının 1826 yıllında kaldırılması sırasında bu kulede sekiz bin yeniçeri ve bir kısım Alevi-Bektaşi’nin öldürüldüğü bilinir. Hatta duvarlarının kan kırmızı olduğu ve bu nedenle isminin ‘Kanlı Kule’ olarak kullanıldığı söylenir’ dedi.

Bu altı ülkeyi kapsayan gezide kendimi bir Osmanlı dönemi zaman tünelinde geçiyor gibi hissediyorum. Çok ölümlerin, sürgünlerin, milyonlarca kişinin yaşadıkları zorluklar ve acılar beynimin görüntüsünden akıyor.
Bu yerlerde unuttuğumuz ya da unutmaya çalıştığımız bir geçmiş yaşanmış bir tarih var.
Geçmişle hesaplaşmanın sıkıntısı, vicdansızlık, ölümle hayat arasında gidip gelmeler ve nice olaylar!
Yaşadığımız olaylar, geçmiş yaşamların bizde bıraktığı düşünceler olmalı!
Bir insanın yapması gereken önemli şeylerden biri etrafında olup bitenleri anlaması, etrafını görmesi gerektiğine inanıyorum.
Yüzyıllar hâkim unsur olarak yaşadıkları topraklar üzerinde Osmanlılar ve Müslümanlar, burada azınlık duruma düşmekle kalmamışlar, mal ve mülklerini, okullarını, camilerini, tekkelerini hatta mezarlıklarını bile kaybetmişler.

Makedonya, Bosna Hersek, Sırbistan, Hırvatistan, Arnavutluk, Karadağ ve Yunanistan’ı içine alan geziden sonra kafam karışmıştı.

Döndükten yirmi gün sonra, tarihçi ve yazar arkadaşım Ali Kaya’yı uzun zamandan beri görmemiştim, telefonla aradım
‘Ali hoca merhaba’ dedim.
‘Ooo doktorcuğum merhaba, hangi dağda kurt öldü, arıyorsun’ sitem ederek.
‘Haklısın, biraz ihmalkâr davrandım, iş güç derken zaman geçiyor, fırsat bulup arayamadım. Ziyaretine gelmek ve bir çayını içmek istiyorum’ dedim.
‘Şerefle, bekliyorum’ dedi.

Ali Kaya’yı Fındıkzade’deki bürosunda yeni bir kitap üzerinde çalışırken buluyorum. Kısa bir görüşmeden sonra,
‘Ali hoca, bu gelmemin sebebine gelince, kurban bayramında aile boyu, sekiz günlük, altı balkan ülkesini içine alan geziye çıktık’.
‘İyi gezmişin, çok değişik bir bölgedir’ dedi.
‘Bana da çok değişik geldi, Balkanları gezmemek bir kayıp diye düşünüyorum’.
‘Önümüzdeki yıllar da bende gitmeyi düşünüyorum’.
‘O bölgeyi gördükten sonra şunu anladım ki. Osmanlı devletinin en temel ayaklarından biri Balkanlarmış, altı yüzyıl hâkim unsur olarak yaşamış, bugün bile hâlâ bu yerler de halkın desteği var. Bu koca kıta gibi bölge nasıl doksan yıl gibi bir sürede elden çıkmış anlayamadım. Tamam değişen dünya şartlarında imparatorlukların parçalanması ya da dağılması doğal, ama bu kadar kısa süre içinde dağılmasını anlayamıyorum’ dedim.
‘Bir sistemin belirli bir andaki durumu biliniyorsa, kuramsal hesaplar yoluyla gelecekteki durumunu hesaplamak mümkündür’ dedi.
‘Hoppala, ben seni tarihçi olarak biliyorum, sen fizik konuşuyorsun’ dedim.
‘Haklısın bu soruyu sormakta, ama fizik kanunlarının hayatın her alanında geçerli olduğunu unutma, büyük imparatorlukların çökmesi süpernova patlamalarına benzetilebilir. Bahsettiğim süpernova nükleer füzyon sonucunda yıldızların patlamasıdır. Kütlesi belirli bir değerin üzerinde olan yıldızların sıcaklığı yükseldiği zaman karbon füzyonu başlayabilir ve bunun sonucunda yıldız patlayarak yok olabilir’ dedi.
‘Yani ne demek istiyorsun?’
‘Osmanlı devletinin çökmesini tek bir nedene bağlayamayız. Çok farklı faktörün etkisi söz konusu; İç sebepler, dış sebepler diye ikiye ayırabiliriz. İç sebepler, öncelikle yönetim zaafı, merkezi otoritenin zayıflaması, maliyenin sürekli açık vermesi, çağdaş eğitimi yakalayamaması, ordu sistemindeki bozulmalar, toplum yapısında değişimler gibi içyapıdan gelen sebepleri sayabiliriz. Dış sebeplere örnek, coğrafi keşifler, Amerika’nın keşfi, Avrupa devletlerinin Amerika ve Afrika’daki zenginlikleri ülkelerine taşımaları, sanayi devrimi, eğitim seviyelerini yükseltmeleri onları bir üst seviyeye taşırken, Osmanlıyı geriletmiştir. Bunları zaten biliyorsundur’ dedi.
‘Ben başka bir şey öğrenmek istiyorum, Yeniçeri Ocağının kapatılması ve onun sonrası Bektaşilere yönelik yapılandırmaların etkilerini öğrenmek istiyorum’ dedim.

‘Bektaşilik ile Yeniçeri Ocağı arasındaki ilişkilerinin ocağın kuruluşundan beri çok güçlü olduğu bilinmektedir. Yeniçerilerin, Bektaşi tekkeleri ile olan ilişkilerinin taşraya göre payitahttan daha güçlü olduğu söylenebilir. Bektaşilikle ile Yeniçeri Ocağı arasındaki ilişkinin temelinin o ocağın kuruluş dönemine kadar gittiği bilinmektedir’ dedi.
‘Osmanlı beyliğinin, koca bir imparatorluğa dönüşmesinde önemli katkısı olan Yeniçeri Ocağı, devletin zayıflamasına kadar hep övgü ile anılan ve el üstünde tutulan bir kurumdu. Devletler aynı zamanda farklı kurumların oluşturduğu yapılardır. Devlet kurumları bileşik kaplar kanunu gibi birbirine bağlı, aslında tüm sistemin çivisi çıkmış gibi değil mi? Burada başka bir şeyler var. Neden Yeniçeri ocağı hedef seçildi ve 17 Haziran 1826 tarihinde kaldırıldı ve yeniçeriler yok edildiler?’ dedim.
‘Yeniçeri Ocağının kaldırılması, Osmanlı devletindeki iktisadi, sosyoekonomik ve mezhepsel kaynaklı sonuçları olan bir iktidar kavgasıdır. Kavganın sonuçlarına bakalım neler olmuş?’
‘Neler olmuş?’
‘8 Temmuz 1826’da Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından üç hafta sonra, Topkapı Sarayında bulunan Ağalar camisinde Padişahın ve Nakşibendi şeyhlerin katıldığı toplantıda Bektaşiler ve dergâhlarına yönelik imha kararı veriliyor, İkinci Mahmut Bektaşiliği yasaklıyor. Yeniçeriler kırıldıktan sonra Bektaşilerde kırılıyor. Mezar taşlarının başlıkları uçuruluyor, sazları bile idam ediliyor. Hata mezardan çıkarılıp yakılıyorlar. Bektaşilere yönelik katliamda adeta bir çılgınlık yaşanıyor. Bektaşi ileri gelenleri ya idam ediliyor ya da sürgün ediliyorlar. Bektaşilerden boşalan bütün mevkilere Nakşibendiler atanıyor. Ülke içinde yüzyıllardır bu tarikata ve tekkelere vakfedilmiş bütün emlak ve araziler ya Nakşibendilere veriliyor veya devlet hazinesine devrediliyor. Bektaşi tekkelerinden fiziki yapısı elverişli olanlar, ya cami, mescid, mektep ve medreseye dönüştürülüyor veya Nakşibendilik, Mevlevilik ve Rufailik gibi sünni tarikat mensuplarına dağıtılıyor’.

‘Bektaşiliğin merkezi Hacı Bektaş’ta neler oluyor?’
‘Bektaşiliğin merkezi Hacıbektaş’taki Hacı Bektaşi Dergâhı, müştemilatına bir cami yaptırılıyor, Nakşiliğin öğretileceği bir Nakşi tekkesine dönüştürülüyor ve başına Nakşibendi bir şeyh tayin ediliyor. Hacı Bektaşi Veli Dergâhının dedesi Mehmet Hamdullah Efendi, önce yargılanıyor, idama mahkûm ediliyor, sonra padişahtan gelen emirle Amasya’ya sürülüyor’.

‘Toplam kaç Yeniçeri öldürülüyor?’
‘Her tarafa ferman gönderilerek yeniçerilerin bulundukları yerde öldürülsünler diye. İstanbul’da on iki bin bazı tarihçilere göre daha fazla, tüm Osmanlı da toplam elli bine yakın yeniçeri kırıma uğruyor’ dedi.
‘Öldürülen bu kadar çok sayıdaki askerler yan gelip yatmıyorlardı, yani bir görevleri vardı değil mi?’.
‘Bu adamlar sınırları bekliyorlar, kaleleri koruyorlar. Kaleler bunların elinde, hudutlar bunların elinde, şehirlerdeki düzen bunlardan soruluyor. Yani o dönemin bir nevi kara kuvvetleri. Osmanlı aslında kendi kara kuvvetlerini yok ediyor’ dedi.
‘Ne uğruna?’
‘İktidar, tarikat ve çıkar uğruna!’
‘Bu Yavuz’la başlayan Alevi-Bektaşi katliamının devamıdır diyebilir miyiz?’
‘Diyebiliriz. Osmanlı aslında kendi evlatlarını kıyıyor’.

‘O dönemde nerelerde yeniçeriler var?’
‘Tüm Osmanlı topraklarında Edirne, Selanik, Atina, Budin, Belgrat, Kahire, Bağdat, Kars yani her yerde yeniçeriler var’.
‘O dönemin şartlarına göre bu kadar çok sayıda askeri kıyımından sonra kaleler de, hudutlar da neler oluyor?’
‘Bir devlet düşün ki tüm kara kuvvetlerini yok ediyor. Kars’ta bir halk destanı vardır, Uyan padişahım, Ruslar gelip girmiştir. Bu kalelere, onların boşalttığı her yere Ruslar giriyor. ‘Böyle yaptın, yeniçeriyi yok ettin, şimdi bu yüzden geldiler, uyan Padişahım diyen halk destanları, deyişler ve türküleri var’.
‘O günün şartlarında devleti yönetenler olacakları göremiyorlar mı?’
‘Görseler, koca devlet doksan yılda çöker mi? Balkanlar bu kadar kısa sürede elden çıkabilir miydi? Yoz ve bağnazlık bazı gözleri kör etmiş olmalı, başka izahı olamaz.’
‘Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra Avrupalı devletlerin tepkisi ne oluyor?’
‘En güzel cevap bu tepkide, İngiliz, Fransız, Hollandalı ve Venedik elçileri birlikte o günün sadrazamına çıkıyorlar, yeniçeri ocağını kaldırdıkları için tebrik ediyorlar. İyi yaptınız, doğru bir şey yaptınız diyorlar. Sevinmezler mi? Osmanlı kendi kara kuvvetlerini kendi eliyle kırıma uğratmıştır. İşin özü şu Yeniçeri ocağı öyle dedikleri gibi ‘başıbozuk’ oldukları için değil, Bektaşi oldukları için kaldırılmıştır’.

‘Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra Osmanlı coğrafyasında ve özellikle Balkanlar neden bu kadar çok etkileniyor, kısaca neler oluyor?’,

‘Bunların aslında çok detaylı olarak neden ve sonuçlarının araştırılması gerekir. Araştırmacılar Yeniçeri ocağının kaldırılmasından sonra yaşanan askeri yenilgilerin, toprak kayıplarına olan etkilerine girmek istemiyorlar. Sadece Yeniçeri ocağının kaldırılması hatırlı olmuştur, deyip geçiştiriyorlar. Görmek istemedikleri şey, devlet yönetimi tamamen el değiştirdiğidir. Bektaşiler devlet yönetimindeki her kademesinden dışlanmışlardır. Nakşibendiler devletin her kademesine hâkim olmuşlardır. Bu günde böyle değil mi?’
‘Bu günde devletin kilit noktalarında Alevi yoktur’.
‘ Anladığım kadarıyla akademisyenler bu olayları fazla tartışıp kurcalamak istemiyorlar. Yeniçeri ocağının kaldırılması sonrası gelişmelere baktığımızda çok önemli olaylar oluyor. Buna örnek olarak yeniçeri kıyımından bir yıl sonra 1827 yılında Mora’da Yunanlılar isyan ediyorlar ve batılı ülkelerin de desteği ile bağımsızlıklarını kazanıyorlar. 1832 yılında Mısır valisi Kavalalı Mehmet Ali Paşa’nın isyanı ve Kütahya’ya kadar gelmesi Yeniçeri ocağının kaldırıldıktan sonra iç isyanlara dahi müdahale edemeyecek kadar güçten düştüğünü göstermez mi? Bu olayların hiç biri tesadüfü değildir’.

‘Devlet yönetiminde boşluk olunca sonuçları da farklı olur, değil mi?’

‘Osmanlılar açısında Rumeli birinci derecede önemli bir yer. Gerek Bektaşiler gerekse Türk nüfus açısında çok yoğun ve hâkim olunan bu bölgenin, Yeniçeri Ocağının kapatılmasından sonra doksan yıl gibi bir zaman diliminde elden çıkmasının farklı bir izahı olmalı diye düşünüyorum. Bektaşi kıyımından sonra canını kurtaranların büyük bir kısmı, özellikle Arnavutluk bölgesine yerleşiyorlar. Bence Osmanlı varlığını büyük ölçüde Alevilere borçlu, Alevileri dışladıktan sonra duraklama dönemine girmiştir’.
‘Farklı şeyler söylüyorsun, ne gibi?’
‘Ben Osmanlı imparatorluğundaki duraklamanın Yavuz Sultan Selim’in Halifeliği ile başladığını düşünüyorum. Halifelikle birlikte Müslümanlığın Türk yorumu yerine Arap yorumunu aldık. Tabi bunda Safevilerle olan çatışmaların da büyük etkisi vardır. Arap yorumu Arap kültürünü yansıtır, Araplaşmadır, öğle değil mi? Mısır seferinden sonra, Mısır’da sözde ne kadar ulema varsa, İstanbul’a getirilmedi mi? Ulema dedikleri o adamlar Müslümanlığa ne katmışlar? Binlerce softa takımı İstanbul’a getirilip yerleştirilmişlerdir. Bunlar devletin siyasi ve dini ideolojini etkilemişlerdir. Bunların Osmanlıya getirdikleri, çöl ve Arap kültürüdür’.
‘Halifelik sonun başlangıcı mıydı?’
‘Aleviliğin, özellikle Anadolu Aleviliğinin tarihine baktığımızda 13. Yüzyıldan itibaren ağırlıklı olarak Türk topluluklarının Asya’dan göçle geldiğini görüyoruz. Bektaşiler, Tahtacılar, Çepniler, Kızılbaşlar ve Hurufiler o dönem Anadolu’nun o zamanki Alevi nüfusunu oluşturmuştur’.

‘Aleviler Osmanlı devletinin kurucu unsurlarıydı, sorun ne zaman ve neden oluştu?’
’16. Yüzyılda Anadolu Alevilerinin birçok sıkıntı ile karşı karşıya kaldığını görmek mümkün. Osmanlı büyüdükçe sorunlar, iktidar çatışmaları da büyümüştür. Çatışmanın geçmişi daha eskilere dayanır’.
Ne gibi?’
‘Osmanlının ilk zamanlarında devlet yönetimine Türk kökenli sadrazamlar sarayda hâkimdiler. Süreç içinde Türk olmayan devşirme sadrazamlarla Türk Alevi sadrazamlar arasında taht ve şehzadeler üzerinde iktidar kavgaları oldu. Osmanlı sarayındaki bu iktidar oyununu devşirmeler kazandılar. İkinci Murat’tan sonraki döneme bakın sadrazamların büyük çoğunluğu devşirme sadrazamlar.’
‘Çok ilginç?’
‘Kısa geçiyorum. O tarihten bu yana Aleviler için oldukça sıkıntılı bir dönem başlamıştır. Çaldıran savaşı bu anlamda bir milattır diyebiliriz. Yavuz Sultan Selim döneminde kırk bin Alevinin öldürülmesi, Kanuni Sultan Süleyman döneminde, Şeyhülislam Ebu Suud Efendinin verdiği fetvalar, Alevilerin sosyal hayatta ve kamusal yaşamda karşılaştıkları ayırımcılığın en önemli kanıtlarıdır. 1826 da yeniçeri ocağının kaldırılması ve ardında Alevi-Bektaşi kırımları, dergâhlarının yasaklanması çok ciddi sorunların yaşanmasına kapı aralamıştır’.
‘Konuyu biraz açar mısınız?’
‘Bu olaylardan sonra Osmanlı devlet yönetiminin Aleviler üzerindeki baskıları devam etmiş. Konu sadece Alevi-Bektaşi tekkelerinin kapatılması olarak kalmamış; Batı Karadeniz, İç Anadolu ve Çukurova’da idam sephaları kurulmuş, Türkmenler, Yörükler, Çepniler zoraki asimile edilmişlerdir’.
‘Bu konuyu bilmiyordum’.
‘Yaşanan ve bilmediğimiz o kadar çok şey var ki!’
‘Aleviler hakkındaki söylentilerde o günlerden kalmış olmalı’
‘Aleviler hakkında günümüze değin gelen söylemler, o günlerde başlatılan kışkırtma ve iftira politikalarının birer yansıması neticesi olmuştur’.
‘Osmanlı sonrası kurulan Cumhuriyet döneminde Alevilerin hayatlarında ne değişti?’
‘Herkesin bildiği gibi Cumhuriyet sisteminin hilafet ve saltanatın kaldırılması ile birlikte tebaa yerine eşit vatandaşlık döneminin başlayacağına inanan Aleviler cumhuriyet rejimini desteklemiş ve sahip çıkmışlardır. Ne var ki Aleviler açısında hiçbir şey değişmemiştir. Cumhuriyet dönemi de Aleviler açısında asimilasyon baskıları altında geçmiştir. Buna en iyi örnek Dersim’de yaşanmıştır. Dersim’de yaşananları Kürt isyanı diye gösterilmiştir. Dersim yöresi yüzde doksanı Alevi Zaza ve Alevi Türkmendir. Dersimde yaşanan olaylar Alevi problemlerinin cumhuriyet döneminde ilk dışa vurumudur. 1937-1938 yıllarında halka, masum insanlara, uygulanan katliamlar, tarihteki Alevi katliamlarının bir devamıdır. Başka bir izah tarzı yoktur. Resmi rakam olarak açıklanan 13 binden daha fazla insana katliam yapılmıştır’.
‘Yani son yüz yıllık Osmanlı döneminde olduğu gibi Cumhuriyet döneminde de Alevilerin varlıkları ve hakları görmezden gelinmiş, Aleviler hayatın her alanında ayırımcılığa uğramışlardır. Eşit yurttaşlık kavramının iki yüz yıldır uygulanmadığı topluluklar olmuşlardır’.
‘Cumhuriyet döneminde Tekke ve Zaviye kanunu ile temel amaç olarak, Alevi-Bektaşiliğin örgütlü yapısının ortadan kaldırılması ve tasfiyesi esas alınmıştır. Aleviliğin örgütlülüğü dağıtılmış, kurumsal sürekliliği sekteye uğratılmıştır’.
‘Doğru, aynen öyledir’.

‘Son olarak şunu söylemek istiyorum, Dün ve bu gün Alevileri dışlayanlar, Osmanlının devamıyız diyenler, geçmişe baksınlar. Osmanlının varlığını Alevilere borçlu olduğunu göreceklerdir. En büyük Osmanlı anası Alevidir; Söz konusu Malhum Sultandır, Malhum Sultan Alevi şeyhi Edebali’nin kızıdır, Osman gazinin eşi ve Orhan gazinin annesidir. Osmanlı bu sülaleden geliyor’.

CategoryGezi Notlarım

iletişim        +90 (212) 571 57 97 +90 (535) 713 02 77