Kendinize hiç sordunuz mu?

Kim olduğumuz ya da ne olduğumuz

Ben kimim ve beni ben yapan şey ne?

Kim olduğumuz ve ne olduğumuz gerçeği,

aslında hepimiz kimi zaman hayatımızın bir döneminde kim olduğumuz ne olduğumuz sorusunu sorarız. Nereden geldim nereye gidiyorum diye.

Bilinen bir şey insanlık ve felsefe tarihi boyunca düşünürler tarafından da çok tartışılan ve sorulan temel bir sorudur.

Beni ben yapan şey ne?

Bu soruya verilen cevaplardan biri “Benlik”,

Benlik nedir ya da nasıl bir şey ve bu benliğin içinde yaşanan süreçte neler bana özgü,

İlk yanıtlardan biri body theory yani beden teorisidir.

Örneğin ben, 5 yaşındaki Ali, 30 yaşındaki Ali ya da 69 yaşındaki Ali’de aynı olan ve değişmeyen şey ne?

Bu teoriye göre bedenim. Elbette 5 yaşındaki Ali gibi gözükmeyebilirim. Ama dünden bugüne gelen ortada birden fazla beden de yok, Dünyada geçirdiğim bu yıllar hayatım boyunca bebeklikten çocukluğa, ergenlikten erişkinliğe bedensel olarak bir süreklilik sağladım. Ve kısacası şu anki bir bedene sahibim.

Body theoriye göre bedenin tekliği ve sürekliliği beni ben yapan şeydir. Body theoriye göre, süreç içinde görünüm değişse de, şu anki bir bedene sahibim.

Peki bebeklikten yaşlılığa geçen bu süreçte neler bana özgü,

Bu görüşe karşı farklı düşünen benlik sorusuna karşı çıkan düşünürlerden bir tanesi 1689 yılında John Locke, yayınlamış olduğu (insan) adlı eserinde bir düşünce deneyi kurgular.

Beden değiş-tokuşu, bir prens ile bir ayakkabı tamircisi düşünelim. Bu prens ile bu ayakkabı tamircisi uyurlarken, prensin zihnini ayakkabı tamircisinin bedenine, ayakkabı tamircinin zihnini prensin bedenine koyalım. Ayakkabı tamircisi ile prense zihin değiş-tokuşu yaptırır.

Sabah uyandıklarında uyanan kimdir? Sabah uyandıklarda ayakkabı tamircisinin yatağında ve kıyafetleri içinde,

Locke göre uyanan insan ayakkabı tamircisi, ama uyanan kişi ise prenstir.

Yani Locke burada insan ile kişi arasında bir ayırım yapmıştır.

Locke göre dünkü Ali ile bugünkü Ali’yi aynı yapan şey, uyuyan Ali ile bugün uyanan Ali aynı yapan şey belleğimizdir. Bu düşünceye göre, zaman içinde aynı kalan şey belleğimizdir yani anılarımızdır.

O zaman başka bir soru soralım;

Alzheimer hastalığına yakalanarak hafızasının büyük bir kısmını kaybeden kişi kendisi olmaktan çıkar mi?

Ya da şöyle düşünelim, kendim ile ilgi hatırladığım en erken anılarım 3-4 yaşlarına ait, o zaman bebeklik dönemindeki ben, ben değil miydim?

Bu çok fazla eleştirilebilinecek bir görüş. Pek çok açıdan sorunlu.

Benlik nedir sorusu üzerine 1739 yılında David Hume veriyor. İnsanın Doğası (Human Nature) kitabında; Benlik fikrinin kendisinin sorunu olduğunu, yani benliğimizin deneyimlerimizden bağımsız olarak gözlemleyemiyeceğimizi söyler. O yüzden benliğin orada bir yerde sabit kalan bir şey olduğunu, Kalmaktan ziyade sürekli değişen milyonlarca farklı şeyden oluşan bir “yığın’ olduğunu iddia ediyor. Ama bu yığın öylesine büyük bir yığınki, orada bir kaç küçük parça değişmesine rağmen yığının tamamında bir değişiklik olmadığı için biz benliğimizin hala aynı olduğunu ve sürekli olduğunu düşünürüz. Yine kendimden örnek verirsem 18 yaşlarında hızlı bir sosyalistim, şimdi sosyalist değilim. Bazı alışkanlıklarım, zevklerim, tercihlerim çok değişti. Ama bu kocaman yığında küçücük bir nokta olduğu için, bazı şeyler değişirken, bazı şeyler değişmeden kaldığı için ben hala tek bir benliğe sahip olduğumu veya benliğimin sürekli olduğu gibi bir yanılgı içine düşmüş olurum.

Hume’un söylediği mantıklı gibi gözüküyor.

Çağdaş düşünürlerden Derek Parfid benlik kavramını “bağlanabilirlik” kavramıyla açıklıyor. Bunu şöyle düşünelim, bir zincir düşünelim doğduğumuz andan itibaren yaşamınız boyunca sürekli bir zincir örüyorsunuz, hayatınız ilerledikçe bu zincire, halka ekleniyor, halka ekleniyor, halka ekleniyor. Burada zaman ilerledikçe şimdiki zamanda yeni halkalar eklenirken, zincirin en başındaki halkaların bazıları yok okuyorlar. Zincir uzadıkça başlangıç noktasından da giderek kısalıyor. Bir noktada öyle bir an geliyor ki, o zinciri başlangıçta oluşturan bütün halkalar değişmiş olmasına rağmen zincir varlığını devam ettirmiş durumda.

Şimdi ben kimim ve benlik sorusu ile verilen örnekler yine başka bir soru ortaya çıkartıyor.

Ama bu benlik nerde?

Ben ile benlik ilişkili?

Benliğin olduğuna dair bir kanıtın var mı?

Bu bir gerçeklik mi?

Bu benliğe imkan veren ne?

Eğer ki vücudunuzda en çok neresi sizsiniz dersem?

Ellerim mi yoksa ayaklarım mı?

Ama herkes beyin der,

Benlik dediğimiz şey beyin ile ilgili,

Ama benlik beyine indirgene bilir mi?

Yoksa beynin dışında başka bir şey var mi?

Yirmibirinci yüzyılda beynin hangi bölgesini hangi işlemi yaptığını, örneğin limbik sistemin duygularımızla ilgili olduğunu, amigdala. Ve hipotalamusun ne işe yaradığıyla ilişkin her şeyi biliyoruz. Beynimizdeki bazı noktalar doğrudan bizim davranışlarımız, duygularımızla, hareketlerimizle ilişkili. Bu durumda bizim daha öncesinde ruh, bilinç, zihin, benlik olarak bahsettiğimiz şeyler belki de henüz beynin yapısını yeterince kavrayamadığmız için ortaya attığımız soyut fikirlerdi, ve biz beyini yeterince tanıdıkça bu tarz açıklamalara ihtiyaçımız kalmadı.

Ortaya şöyle bir sonuç çıkıyor, Ali dediğim şey sadece nörolojik bir süreçler mi? Bütün davranış, duygular, düşüncelerimin temelinde böyle sinapsların birbiriyle çatışı mı var?

Öyle ise bambaşka bir problem ortaya çıkıyor

Psikopatlık psikolojik bir davranış bozukluğudur. Bu bozukluk beyindeki bazı işlevsel bozukluklardan kaynaklanıyorsa,, biz o işlevleri düzelterek psikopatik davranışı tedavi edebiliriz demektir. Bu işin iyi yanı, kötü yanı ise eğer psikopatinin sebebi beyindeki işlevsel bozukluklar ise ve biz bunun tedavisini henüz bulamamışsak, o zaman bir psikopatı hiç bir konuda suçlayamayız, yargılayamayız demektir. Çünkü aslında o beyindeki fiziksel süreçlerin nöronların hareketlerine bağlı olarak bir neden sonuç ilişkisi içinde hareket ediyor demektir. Haliyle eylemelerimize davranışlarımızda böylesine fiziksel neden sonuç ilişkisi varsa biz hangi hakla neye göre bu insanları yargılayacağız.

İşte ortaya etik bir sorun çıkıyor. Hata etiğin kendisi sorunlu hale geliyor. Çünkü klasik anlamda biz ahlaki davranışın tüm dürtülerimize ve bizi ona yanlış davranışlara iten koşullara rağmen sadece iyiyi istedimiz için yapıldığını savunurduk. Belirli nöronların sonuçlarına göre hareket ediyorsak; bu durumda ne iyi iyidir, ne de kötü kötüdür. Konuya dair klasik görüş beynimizin bazı nöro-fiziksel süreçlerin duygularımızı, davranışlarımızı kısmen etkileyebileceği ama tüm bunlara rağmen insanın bilinçli bir canlı olduğuydu, Bize hayvanlardan ve öteki canlılardan ayıredenin bilinçli ve akıllı bir varlık oluşumuzdur. Bedenin bazı dürtülerin sana yap dediklerine, çevredeki koşulların ona itmesine rağmen onlara hayır diyebilme iradesine sahip olmamızdır. Hatta 2500 senelik felsefe tarihi bu ön kabule bağlı insanın bilinç sahibi bir canlı olması, dahası dinlerde bu görüş üzerine kurulu, çünkü biz bilinç sahibi kendi başına karar verip koşulları değerlendiren akli bir varlık değilsek, dünyada donanmamızın hiç bir imkanı olamaz.

Bilincin varlığına dair hiç bir kanıt yok, çünkü bilinç gözlemlenebilir bir şey değil, nerede olduğunu bulamıyoruz. Kafatasını açıp gösterebileceğimiz bir yerde değil.

Bu bilincin nasıl bir işlevi var, nereden kaynaklanıyor ?

Ne ile ilişkili, bilinç gerçekten var mı? Bu tarz sorular havada duruyor.

Yirminci yüzyılın hemen başlarında Edmund Husserl, bilincin bir şey değil, bir nokta olarak gösterilebilen sabit bir nesne değil, bir süreç olduğunu söylemişti.

“Bilinç, yönelimdedir.”

Bu ne demek?

Bilinç bir eylemlilik halidir, siz tabiki onun nerede olduğunu, ne olduğunu söyleyemezsiniz, o daima bir şeylere yönelme halidir. O eylemin o sürecin ismi bilinçtir.

Yönelme derken neyi kastediyoruz?

Bilinç kendinizin, kendi varlığınızın ve yöneldiğiniz nesnelerin farkında olmaktır.

Yani biz bilinçi bir farkındalık üzerinden tanımlıyoruz. Fakat son yıllarda zihin felsefesi üzerine çalışan güncel felsefecilerden biri olan Daniel Denmett, aslında bizim hiçte sanıldığı kadar bilinçli canlılar olmadığımızı söylüyor. Beynin bizim farkında olmadığımız o kadar çok ilüzyon yaratıyor ki, biz her seye karar veren son merci olarak irade sahibi, seçim sahibiymiş gibi düşünsekte gerçek pek öyle olmayabilir. Algı ve düşünce düzeyinde ortaya çıkan her şey doğrudan beyindeki nörolojik hareketlere bağlı. Aslında bunların hepsi salt fizyolojik olgular olduğunu söyleyen grup “Fizikalist”ler olarak adlandırılıyor.

Önemli temsilcilerinden biri olan Paul Churcland insan beynini bir iş gerçekleştiren fiziksel bir yapı olarak ele alıyor. Eğer böyle ise, yani bilinç veya akıl gerçeklik olmayan bir şey ise bizler yüz tirilyon civarındaki hücreden ve bu hücrelerin aktivitelerinden oluşan robotlarız, belki de bilinç varsayımı insanoğlunun kibirinden kaynaklanıyor olabilir mi? .

Gelelim karşıt görüşe;

Bilincin beynin indirgenemeyeceğini savunan bu ikinci grup ise

“Nitelik Düalistleri”

Düalizm Decart felsefesi ile birlikte ortaya çıkmış bir kavram; zihin ve bedenin birbirinden ayrı olduğunu ifade ediyordu.

Bunlara göre özel deneyimlerimizin nörolojik süreçlere indirgenemeyeceğini savunurlar. Deneyimde daima doğası gereği açıklanamaz bir şey vardır. Bu açıklanamaz şeye “qualia” adını veriyorlar.

Şimdi size bir düşünce deneyiminden bahsedenim. Frank C. Jackson kurgulamış olduğu “Mary’s Room” deneyiminde,

Mary, gayet sağlıklı, beyninde herhangi bir hasar olmayan bir fizyolog, ama her şeyin siyah beyaz olduğu bir odada doğmuş. Hayatı boyunca hiç bu odadan ayrılmamış. Ama odadaki her şey siyah beyaz, duvarlar, yatak, bilgisayar tüm eşyalar her şey siyah beyaz. Hayatı boyunca siyah beyaz renk dışında renk deneyimlememiştir. Dahası Mary renkler hakkında her şeyi okumuş. Renklerin nasıl oluştuğunu, hangi fizyolojik süreçlerden sonra renk deneyiminin gerçekleştiğine dair bütün bileğilerin farkında. Bilgiler beyninde duruyorlar

Bir gün Mary’nin bilgisayarının bozulduğunu ve ekranda aniden kırmızı bir elmanın belirdiğini farzedin. Hayatı boyunca ilk kez kırmızı bir nesneyi deneyimleyen Mary, bu kırmızının deneyimi sizce ona yeni ve farklı bir şey öğretti mi? Yoksa renk üzerine fiziksel bilgimizin olmasıyla rengi deneyimlemek aynı şey mi?

Yani renk deneyiminde rengin üzerine rengin fizyolojisine indirgenemeyecek başka bir şey daha var mı?

Eğer ki Mary yeni bir şey öğrenmedi, renk deneyimi zaten beyninde imolojik olarak potansiyel olarak var olan şeyler derseniz “fizikalistler” le aynı taraftasınız. Yani bilinçle beynin birbirlerine indirgenecek şeyler olduğunu söyleyen grup,

Ama renk deneyimindeki bilgisinde indirgenemeyeceğini, oralarda başka bir şey var diyorsanız “nitelik düalistleri” ile aynı taraftasınız.

Deneyi kurgulayan Frank C. Jackson’a göre kırmızı deneyimi, kırmızı deneyiminin nasıl oluştuğuna ilişkin bilgiden fazladan başka bir şey taşır.

Birbirlerinden her ne kadar farklı düşünceler savunuyor olsa da Fizikalistler ve Nitelik Düalistleri beynin esas olduğunu en temel işlevleri beynin gerçekleştirdiği konusunda hemfikirler. Burada bir sorun yok, sorun şununla ilgili,

Nitelik Düalistleri e göre beynimizdeki nöral yapıya bakarak bilincimizin ya da benliğimizin ne olduğunu nasıl olduğunu açıklayamayız. Beynin fiziksel yapısını araştırarak bulamacağımız daima orada arta kalan bir şey olacaktır. İşte bu bir şey, bir şeye “explanatory gap”(Açıklayıcı Gedik) diyorlar buna. Açıklayıcı Gedik; deneyimleyen özneden ortaya çıkan ve ona özgü, başka biri tarafından kuşatılamaz ve açıklanamaz bir şeydir.

Ben bir fotoğraf gördüğümde benim fotoğraf deneyimimdeki her şeyi karşımdaki kişiye tamamen aktaramayacağım bir şey vardır. Ve başkasıda aynı fotoğrafı deneyimlemesinden de aynı aktarımı yapamaz. Karşılıklı kişilerin deneyiminde hiç bir zaman aynı olamayacaktır. Yani az önce söylediğim arta kalan Gedik dediğimiz şey o kadar öznel bir şey ki, İşte bu her birimizin tek tek dünyadaki ontolojik varlıklarını açığa çıkarır. O yüzden her bir canlı bu hayatta kendi eşsiz var olma deneyimini yaşar. Çünkü bu deneyimler her ne kadar fiziksel maddi bir varlık olan beyinden açığa çıkmış olsa da aynı zamanda “fenomenal yaşantı” bir yaşantının parçasıdır.

Nitelik Düalistlerine göre öznellik bilincin en temel parçasıdır. Yani beni ben yapan şeyden bahsediyoruz. Qualia’dan bahsederken, o yüzden qualia üçüncü bir şahısa aktarılamayacağı gibi, bir başkası tarafından da geliştirilemez.

Bilinç dediğimiz fiziksel olarak beyine indirgenemeyecek oralarda bir arta kalan varolacaktır. Beynin fizyolojik yapısını ne kadar araştırırsak araştıralım. Bulmuş olduğumuz ya da bulunacak bulgular hiç bir zaman benliğimizi kuşatamaz.

Dr. Ali GÖK

iletişim        +90 (212) 571 57 97 +90 (535) 713 02 77