Biyografi / Youtube

Merhaba dostlar, Bugünü anlamak için dünü bilmemiz gerekir. Bugün için söylenecek tek şey, öncelikle çoğu zaman farkında olmasak bile, muhteşem buluşların, iletişim sistemlerinin ve her geçen gün daha da gelişen teknolojik gelişmelerin etrafımızı sarmış olduğunu görmeliyiz. 1970 yılından beri tıp camiasının içinde, 43 yıllık ruh sağlığı ve hastalıkları uzmanıyım. Doktor olarak güzel ülkemizin muhtelif şehirlerinde ve çok sayıda hastanelerinde yıllarca çalıştım.Halen Bakırköy’de kliniğimde serbest hekim olarak çalışmaktayım.

İnsanların hayatı için yararlı bir şeyler yapmayı, insanları tanımaya, yeni hikayeler öğrenmeye devam ediyorum. Ama önce biraz kendimden ve hayat yolculuğumda bahsedeyim. Tunceli ili Nazmiye ilçesine bağlı en uzak köyde, yolu, elektriği ve okulu olmayan, bugün artık, tüzel kişilik olarak da olmayan bir köyde dünya ve hayat yolculuğum başladı. Benim için Meydan dağı, vadileri, ormanları, yaylaları, bağları ve bahçeleri ile çocukluğumda adeta bir düşler ülkesiydi. Merkezden uzak ulaşımı zor ama değişik ve farklı bir köydü. Bir yanı heybetli dağlarla, ormanlarla kaplı ve ortasından bir vadi ile yarılmış platosu ile Markasor deresi geçer. Bu vadide akşamları, yabani hayvanların, dağ keçilerinin, geyiklerin ve kekliklerin su içmeye indiği, asırlık ceviz ağaçlarından evlerin görünmediği köyün bir ucunu oluştururken, diğer ucu dağların bulutlarla, mavinin ufuklarla birleştiği yeşilin toprakla harmanlandığı Üskele yaylasına uzanırdı. Her yerin dağ çiçekleri ile bezendiği her tepenin başında bir evin olduğu köyün Arpaçukur mezrasında bir çiftçi ailesinin ilk çocuğu olarak dünyaya gözlerimi açmışım. Coğrafya bir kader mi, evet benim için güzel bir kader. Böylesi doğa harikası bir köyde doğdum, burada doğduğuma göre bunun da bir anlamı olmalı. Çocukluk belleğimde hatırladığım eski anı resim, belleğimi zorladığımda aklımda kalan en eski şey, soğuk karlı fırtınalı bir kış günü evimizdeki kalabalıktı.

Tahmini 3 ya da 4 yaşımın zamanı olsa gerek. Kalın bir çarşafın dört ucundan tutularak bir şeylerin götürüldüğünü hatırlıyorum. O kadar. Daha sonraki yıllarda bu anıyı anneme ve babama sorduğumda, yaşadığımız zor zamanların anılarıymış. Şöyle ki, sonradan öğrendiğimiz anlatımlara göre; ben, kardeşim Ahmet, amcamın eşi ve amcamın kardeşimle yaşıt benden bir yaş küçük kızı ile birlikte dört kişi kızamık enfeksiyonuna yakalanmışız. Doktorun ve tedavinin olmadığı acımasız zamanlarmış, Amcamın eşi ve kızı hastalığa bağlı olarak vefat etmişler ve evdeki kalabalık o vefatlar nedenleymiş. Metrelerce kar ve fırtınanın bu en zor günlerinde cenazeler bile mezarlığa götürülememiş, evin yakınında bir yere karın içine gömülmüş, baharda karlar eriyince amcamın eşi ve kızı daha sonra köy mezarlığına götürülüp gömülüyorlar. Böylesine zorlu tabiat şartlarının olduğu bir coğrafyada ve özellikle kış aylarında kar yolları kapadığında dış dünya ile hiçbir iletişimin olmadığı zamanlar. Kışın o çok zorlu koşullarına karşın özellikle bahar bizim için uyanış, güneşle birlikte canlanmanın kabuğunda çıkmanın, yaşamanın ve hayal etmenin ötesinde varolmanın yaşamanın muhteşem kanıtıydı. İşte okul öncesi çocukluğum böyle bir yerde geçti. Kış aylarında akşamları, babaannemin, dedemin ve annemin masallarıyla düşünce ve hayal aleminin derinleştiği ufukların genişlediği çocukluk zamanlarıydı. Eskiden uzak köylere her şey çok geç gelirdi. Gurbete gidenler doğup büyüdüğü yerde geride kalanlara gönderdikleri kenarları süslü mektuplar, bayram tebrikleri günler ve hatta haftalar sonra insanların ellerine ulaşırdı. Pilli radyo ve gramofonun  en önemli teknolojik alet olduğu zamanların dönemiydi.  Grundig Marka bir radyomuz vardı. 1960’lı yıllarda Almanya’ya giden amcam getirmişti.

Evimizin üstünde babam basit telden bir nevi alıcı anten oluşturmuştu. En büyük zevklerimizden biri de kardeşim Ahmet ile radyo programlarını dinlemek ve radyonun sesini sonuna kadar açıp komşulara radyomuzun varlığını duyurmaktı. O günlerin  radyoları TRT İstanbul  ya da Ankara radyosu programcılarının sıcacık sesleri, dinlediğim müzikler daha dün gibi kulaklarımdaki ve ruhumdaki büyülü yerlerini hala koruyorlar. Radyo evimizdeki büyülü kutusuydu. Gördüğüm ilk teknolojik alet, özellikle uzun kış gecelerinin biricik eğlencesiydi, soba başında dinlenen radyo programlarıydı.
Köyümüzde okul olmadığı için babam beni Ovacık Yatılı Bölge İlk Okuluna kaydettirdi. Okulun ilk yıllarında ailesinde uzak kalan bir çocuk olarak uyum sağlamakta çok zorlandım.İki defa okuldan kaçarak eve gittim, babamın ısrarıyla tekrar yatılı okula döndüm. İki defa okuldan kaçarak eve gittim, babamın ısrarıyla tekrar yatılı okula döndüm. Babam ısrarla okumamızı ve iyi bir eğitim almamızı isterdi. Okulun ilk yılında öğretmenimiz yoktu, derslerimize ambar memuru gelirdi. Sonraki yıllarda öğretmenlerimizin yardımıyla okula uyum sağladım. Artık başarılı ve iyi bir öğrenci olmuştum. İlkokul bittikten sonra yatılı orta ve lise sınavını kazandım. Ortaokulu Erzincan’da, liseyi Trabzon’da okudum.

Ve tarihi 1453 yılına dayanan İstanbul Üniversitesi
 1970’te hayalimdeki yerde idim, hayallerim ise ilk tercihim olan Cerrahpaşa Tıp fakültesi‘nde hayat buldu. Üniversite hayatı daha fazla hata yapmaya ve aynı zamanda daha fazla zihinsel değişime giden bir yoldur. Genç yaşta ete kemiğe bürünmüş halidir üniversite yaşamı…tek başına yaşamak, kendi kendine yetmek, koca bir şehre karşı ayakta durabilmek gibi ülkemiz şartlarında kimi zaman ütopik sayılabilecek istemler ile başlayan süreçtir…kimi zaman kapılınan bir rüzgar ile genç yaşta olmadık işler yapılır,
velhasıl, ne demek olduğu, ne kadar değerli olduğu ancak ve ancak diploma ele alındığında anlaşılan, eşliğinde yad edilen zamanın ismidir üniversite yaşamı… Fakülte yıllarında Cerrahpaşalı arkadaşlarımız bilir. Eski okul günleri fotoğraflarına bakınca hatırladığım sürekli elinde fotoğraf makinesi ile dolanan orta yaşlı bir adam vardı. Çektiği öğrenci resimleriyle ailesini geçindiriyordu.Bahçede, anfide kantinde sürekli dolaşır fotoğraflar çekerdi, çekilen fotoğrafların hepsi siyah-beyazdı.  O günlerde renkli fotoğraflar yoktu..Bizle o yıllarda bilgisayarı, cep telefonlarını laptopları hayal bile edemezdik. O zamanlar az sayıda evde televizyon vardı, Evlerinde siyah beyaz televizyona sahip olmak zenginlik göstergesiydi. Televizyon seyretmek için kahvehanelere giderdik. TV programları saat 19.00’da başlar saat 24.00’de askerlerin bayrak çekimi  ve istiklal marşı ile  kapanırdı. TV yayınları siyah beyazdı. Fakültede bugün kullandığımız tıbbi teknolojilerin bazıları yoktu. Açıkça bugünkü gibi teknoloji bizim hayatımızın bir parçası değildi. Ultrason, tomografi, MR, PET gibi medikal teknolojileri hayatlarımıza girmemişti. Örneğin bugün bir beyin tümörün tespit etmek çok basit, 15-20 dakikalık bir zaman yeterli, Tomografi ya da MR hemen size cevap veriyor, O yıllarda branş doktorlarının yaşadıkları zorlukları tahmin edemezsiniz. Kestirmeden gideyim. artık yepyeni bir çağdayız, yeni bir dünya kuruluyor.

Mecra değişti ve zamanın ruhu değişti, pilli radyodan siyah beyaz televizyona, renkli televizyondan Youtube geçiş evrimini yaşamış kişi olarak, zamanın gerisinde kalan anılar, zamanın yok ettiği güzellikler ve zamanın alıp götürdüğü insanlar gibi sis bulutları arasında uçup gitmesin diye, Bu nedenle youtube kanalı kapsamında da öncelikle uzmanlık alanından seri eğitim programları yapmak, sonraki zamanlarda fırsat bulursam ve de başarabilirsem hayatla ilgili değişik konularda sizlerle beraber olmak istiyorum
Günümüzde teknolojik hız artık o kadar hızlı ilerliyor ki isimlerine yetişmek neredeyse imkansız gibi. Anladım ki hayatta değişmeyen en önemli gerçeklerden biri “değişim”miş. Nereye gideceğini bilmiyorsanız hangi yoldan gittiğinin de önemi yoktur. Yaşadığımız zamanın gerçeği, eğer içinde bulunduğumuz çağın iletişim olanaklarını kullanamıyorsanız, gelişen yeni bilgileri alamıyorsanız ve yaşamınızı hedeflerinizin rengi ile renklendirmedikçe geride kalırsınız.. Teknolojinin ve bilimin gelişimi birdenbire oluşmuş ve ortaya çıkmış değildir. Aşama aşama, eklenerek  birbirinden etkilenen kavramlar ve çalışmalar, uzun yılların deney ve gözlem ile yanlışlanabilirliğin önüne geçerek kanıtlanmışlardır. Aslında bugün sahip olunan teknolojik ve bilimsel gelişmelerin temeli  1900’lü yılların  başından kuantumla başladı.. Kuantumsal düşünce bir sıçrama ve bir keşif yolculuğunun başlangıcını oluşturuyordu. Kuantum fiziği, atom ve atom altı parçacıkların öneminin ortaya çıkması ile başladı. Kuantum ile her şey matematikleşti, artık her şeyi sayarak ölçerek anlayabiliyoruz. 1900’lı yıllarda klasik fiziğin yerine aday olarak, Sonuçta kuantum fiziği hakkında çalışmaları bugün içinde yaşadığımız elektromanyetik dijital çağı getirdi. Dünya değişti, O tekniğin arkasındaki bilgi, zihinsel devrimi de kaçınılmaz şekilde birlikte getirdi..

Anlıyorum ki her yeni çağın en önemli gerekliliği bulunulan çağa, elektromanyetik dijital çağa ayak uydurabilmek ten geçmektedir. Ve elbette çok zor, çocuklarımız kadar konuları bilmiyoruz, Çünkü onlar  bizden farklı elektromanyetik dijital teknoloji ortamında doğdular. Onlar kadar bu teknolojiyi anlamamız mümkün değil. Ama öğrenmenin yaşı yoktur deyip öğrenmeye çalışıyorumBugünkü teknoloji biz yaştaki insanların hayatlarının doğal bir parçası değildi. Kullandığımız yazı araçlarına bakın, bir zamanlar okkalı mürekkep kutularına daldırılan divit kalemleri hatırlayan var mı? Dolma kalemler, tükenmez kalemler. Çat çat ses çıkaran daktilolardan bugün kullandığımız klavyelere geçtik.Onun içindir ki dijital teknolojide zorlanıyorum. Ve öğrenmeye çalışıyorum.  Oysa günümüz dünyasında eğer hayatlarınızı değiştirmek istiyorsanız, gelişen teknoloji sayesinde dünyanın küçücük bir köye dönüştüğünün farkında mıyız? . Bende işte bu içinde yaşadığımız zamanın var olan teknolojik imkanları kullanmak ve iletişim kurmak başarabilirsem bir eğitim serisi oluşturmak, bilgi ve birikimlerimi çağdaş bir araçla YouTube kanalım ile aktarmak istiyorum. Evet, yoğun çaba gerektiren, teknolojik altyapı ve profesyonel ekip gerektiren bir iş. Becerebilir miyim? Neden olmasın.Elektromanyetik dijital teknolojisinin baş döndürücü bir hızla geliştiği günümüzde bilgiye ulaşmak, aslında bir odadan başka bir odaya geçmek kadar basitleşmiştir.  Hangi iş alanında çalışırsak çalışalım mutlaka ileri teknoloji ile karşı karşıya olduğumuzu unutmamak gerekir..Dünyamızda her an yeni birtakım değişiklikler olmaktadır. Yeni bir çağda ve dijital bir çağda yaşıyoruz. Bu gerçekliği yok sayamayız. 

Hedef, gerekli olan bilgiyi, mümkün olan en kısa zamanda elde etmek ve yarınlara daha güvenle bakmak olmalıdır diye düşünüyorum. Teknolojik gelişmelerin yarınlarda nereye varacağını tahmin etmek mümkün değil. İnsanların hayatı için yararlı bir şeyler yapmayı, insanları tanımaya, yeni hikayeler öğrenmeye devam ediyorum. Öğrenme hayat boyu devam eden bir süreç, hele bir de aktif hekimlik yapıyorsanız, her yıl değişen ve gelişen tıbbi bilgilere ulaşmak ve bilmek istiyorsanız öğrenmek zorundasınız..Çünkü bilgilerimiz çabuk eskiyor, dün doğru diye bildiklerimizin bugün yanlış olduğunu öğrenebiliyoruz.. İleriki yaşlarda öğrenilenlerin hafızada daha kısa yer alması, daha kolay unutulması bu durumu değiştirmez. hatta birçok şey de ancak ileriki yaşlarda öğrenilir, Yaşadığımız çağa verilen sayısız isimlerden biri ‘Bilgi Çağı‘dır. Bu çağın en önemli özelliklerinden biri, bilginin üretim faktörlerinin içinde sayılmasıdır. Bilginin baş döndürücü şekilde gelişmesi, bilgi çağında hayatı yaşamayı becerebilmek, gelişmelere ayak uydurabilmek, ilerlemeleri takip edebilmek, kendimize zaman ayırabilmek biz hekimler için bir zorunluluk haline gelmiştir. Günümüzün değişen dünyasında bilgi ekonominin en önemli hammaddesi haline gelmiştir. Hekimlerin uğraş alanı insan sağlığıdır. Bilindiği üzere, insan sürekli deneyimleyen ve kendini geliştirmeye yatkın olan bir varlıktır, fakat her insan maalesef bu mucize özellikten faydalanamaz ve hayatın belli noktalarını kaçırarak bu dünyadan göçer gider.

Bilginin her daim değişebileceği bazen de belirsiz olduğu bir dünyada karar verici olmaya hazır olması gerekiyor. Bunun içindir ki, bir hekim tıbbın biyoloji ile sosyal bölümünü dengeleyebilmek mesleğini icra ederken ve karşınızdaki bir insanın hayatını anlamak istiyorsanız çok daha fazlasına ihtiyaç duyacaktır. Bir hekim karşısına gelen kişinin doğasını bilmeli aynı zamanda karşısındaki kişiye insancıl, sosyal yaklaşımı da olmalıdır. Tıp fakültesini bitiren bir doktorun mutlaka empati yapabilme kabiliyeti olması gerektiğine inanıyorum. Mezun olduğunda karşısına gelen hasta kitapta yazan bulguların yansıyan bir resmi değil. Onun insani duygularının varolduğunu bulunduğu ortamında değerlendirmesi gerekiyor. Elbette mesleğimizi icra ederken elde ettiğiniz sonuçlar her zaman siyah ya da beyaz değildir. Tıpta gri alanda kalan noktalarımız hâlâ var. Bunu kabullenerek tedavileri yönlendirmeleri gerekiyor.

Her şeyi çözecek cevaplarımız halen elimizde yok. Çok iyi bir araştırmacı olabilir ama klinikte hastalarla birebir karşılaştığında yaşayabileceği belirsizlikler konusunda da sağlam olması gerekiyor. Eğer sadece çok ciddi kurallar içinde hareket eden bir kişi iseniz klinisyenliği yaparken sorun yaşayabilirsiniz.İşte benim için köydeki evimizin ”sihirli kutusu” radyodan Youtube kanalına yolculuk hikayeme hayat devam ediyor. Unutmayın en büyük gerçeklik hayatın kendisidir.Kanalıma hoş geldiniz ve izlediğiniz için teşekkür ederim., 

error: