Gezip görme, düşünme, öğrenme ve çağları birbirine ekleyen, sınırlarını sürekli genişleten bir keşif seyahatının gerçek değerini ve de tarihin anlamını ve önemini Blagay gibi farklı mekanlara gidince daha net anlıyoruz.
Yaşam bir yolculuksa, o zaman gerçekten yolculuk yaptığımızda ulaşmaya çalıştığımız hedefler, kaydettiğimiz ilerlemeler, gözle görülür başarılar sayesinde metaforlar eylemlerle birleşir ve yaşamlarımızı daha anlamlı kılar.
Tur rehberimiz Halit bey;
”Siz misafirlerimizi, gidince göreceğininiz gibi, tarih kokan, kendinizi manevi olarak hiç yabancı hissetmeyeceğiniz bir mekana, Blagay Sarı Saltuk Bektaşi Tekkesine götüreceğim. Sarı Saltuk dil, din, ırk, renk farkı gözetmeksizin; eline, diline, beline sahip olma ilkelerini şart koşan, gelmek isteyen inançlı insanları çatısı altına alarak manevi susuzluklarını gideren, bağnazlığı reddeden, hazinesi bilgi, meyvesi sevgi hamuru ile yoğrulmuş bir yol eri ve bir velidir. Temelinde insan sevgisi bulunan her dine, mezhebe, inamca saygı duyan ve hoşgörü ile bakan Sarı Saltuk ve arkadaşları bu yerlere Osmanlılar gelmeden çok önce gelmişler İslamiyeti yaymaya çalışmışlar. İşte bu erdemli insanın mekanın olan Blagay Sarı Saltuk Tekkesini gezeceğiz ve de çok beğeneceğinizi tahmin ediyorum” dedi.
Bosna-Hersek’te doğanın hediyesi Buna nehrinin kaynağındayız. Bu doğal güzellik karşısında; Evet, kendi adıma ben beğenmenin ötesinde Blagay’a hayran kaldım. Duygularımızla kavrayabileceğimiz manevi boyutlara sahip, kelimenin gerçek anlamıyla bir tarih yolculuğu heyecanını yaşıyorum.


Blagay’a ilk kez ailece geliyoruz. Ama burası doğduğum ve büyüdüğüm yerlerin manevi havasına, tabiat ve doğasına o kadar çok benziyor ki. Anadolu’dan bir köşe gibi. Beni hayran bıraktıran duygunun kaynağı da bu durum olsa gerek.
Blagay, Mostar’ın içinden geçen ve Bosna-Hersek’in en büyük nehirlerinden biri olan Neretva’nın önemli kollarından biri olan Buna nehrinin kaynağını aldığı yer. Küçük bir yerleşim yeri. Nehir kaynağını dağın dibindeki devası ağızlı mağaradan alıyor. Koca bir mağaranın çıkışında bitip tükenmeyen bir derya akıyor, işte böyle bir nehirin doğduğu yerdeyiz.
Bazı yerler vardır; romantik, simgesel ve sadece gitmek görmek gibi anlamları bulunsa da; Blagay farklı, o çok uzak bir tarihe dayanan içinde yaşanmış manevi bir geçmişi barındırıyor. Bunu ilk görüşte hissediyoruz. Çünkü bize tarihi düşünmemizi, düşüncelerimizin içinden kaybolmadan dünü ve bu günü birbirine bağlayan bir yer sunuyor.
Tekkenin sırtını dayadığı devası bir dağ, dağın dibinde adeta mucizevi bir şekilde dipteki mağaradan yeryüzüne fışkıran bir nehir. Nehirin yanı başında oldukça mütevazi duran eski bir Bektaşi derviş tekkesi, üzerinde asırlar geçsede, insana değişmeyen bir huzur yeri izlenimi veriyor.
Bu günlerde Nakşibedi tekkesi olan kullanılan Blagay, bir zamanlar Bektaşi tekkesi olarak uzun yıllar bölge Müslümanlarına manevi olarak hizmet verdiği anlaşılıyor. Osmanlılardan çok daha önce Anadolu Selçukluları döneminde Balkanlara gelen Türkmen Bektaşi Babaları sayesinde, bu bölgede yüzbinlerce kişinin Müslümanlaşmasını sağlayan ve daha sonra gelen Osmanlıların Balkanlara kolayca hakim olmalarına ve yerleşmelerinin yolunu açtılar.
Türkmen-Bektaşi-Alevi inanç sisteminin izlerini tekkenin yerleşim yerlerine, biçimlerine ve yapılarına bakarak bugün de anlamak mümkün. Çünkü genellikle Türkmenlerin türbe, makam ve benzer yapılarını tepelik yerlerde, akarsuların ve büyük ağaçların yanlarında yaptıklarını biliyoruz. Bilindiği gibi bunlar, Türk inancı sistemi içerisinde kutsallık atfedilen yerlerdir. Bu türbe ve makamlarda adak adama, dilek dileme, ağaçlara bez bağlama gibi uygulamaların atalar kültünün özellikleri olduğunu biliyoruz. Bu uygulamalar, günümüzde de diğer türbe ve makamlarda olduğu gibi İslami şekillere büründürülerek yaşatılmaktadır. Blagay tekkesinde olduğu gibi, türbe ve makamların yanındaki nehir kaynaklarının, akarsuların sağaltıcı olduğu inancı, bu türbe ve makamların kutsallığını yansıtmakta önemli bir unsur olarak kullanıldığını göstermektedir.
Eşim koluma dokunarak,
-Bu mekanden çok etkilendin, bakmaktan kendini alamadın,
-Doğru, bakmakla görmek arasında büyük bir fark vardır, bu güzelliğe laf olsun diye bakmak başka bir şeydir, bu güzelliği görmek bambaşka şeydir.

-Haklısın, Balkan ülkerine yaptığımız bu kısa gezilerde anlayamadığım şekilde aklımda farklı hüzün dolu düşünceler oluştu, nedenleri ne olabilir diye kendime soruyorum?
-İnsanın düşünce hayatını değiştiren zamanlar vardır. Biz şimdi o günlerden birini yaşıyoruz. Öncelikle ailece geçmişi çok üzüntüler yaşanmış, hüzün dolu yerlerden geçiyoruz. Yüreğimizin bir parçasını buralarda kaldığının hüznünü yaşıyoruz. Sana katılmamak mümkün değil, bu kadar güzel bir coğrafyayı verimli toprakları gördükten sonra; Balkanları ana yurt edinmiş bir devletin işleyiş sistemi ile ilgili olarak, duygularımızda, düşüncelerimizde, geçmiş tarihi olaylara bakış ve yorumlayışımızın değişmesi çok doğal, bu yerleri bırakmak zorunda kalan Osmanlılardan sonra üzülmemek mümkün değil.
-Gezdiğimiz Balkanlardaki Osmanlı izlerini, bıraktıkları tarihi mirasa nasıl bakmalı ve nasıl yorumlamalıyız?
-Ben tarihci değilim, sadece amatör bir gezginim birazda amatör tarih meraklısıyım. Öncelikle olaylara nasıl ve nereden baktığın ve ne görmek istediğin önemli. Her şeyin her dönemin bir ömrü vardır. Osmanlı devletinin de bir sonu olacağı muhakkaktır. O dönemde ülkenin her yerinde olduğu gibi buralarda da, kötü ve istenmeyen çok olumsuz şeylerin yaşandığı bir gerçek. Bence tarihi olayları ve kişilikleri, geçmişin doğru bilgilerini esas alarak ve de neden-sonuç ilişkileri temelinde bakmalı ve yorumlamalıyız. Örneğin buraya gelmeden önce görmeye geldiğimiz bu yerler ve Sarı Saltuk’un destani kişiliği, nereden ve nasıl geldiği, kim olduğu, buralara niçin geldiği, Anadoludan kalkıp gelen Bektaşi Babaların ne aradıkları ve Blagay Tekkesi hakkında hiç bir bilgimiz var mıydı? Yoktu.
-İyi de Sarı Saltuk kimdir ve destani kişiliği nereden geliyor?
-Sarı Saltuk’un destani kişiliği hakkında en önemli kaynak, Sarı Saltuk’un hayatını konu alan Saltuk-name adlı eserdir. Bu eser Ebulhayr-ı Rumi tarafından yedi senelik bir çalışma sonucunda Türk sözlü geleneğinden toplanarak 1480 yılında tamamlanmış ve kitaplaştırılmıştır. Ölümünden 200 yıl sonra Fatih Sultan Mehmet’in oğlu Şehzade Cem Sultan’ın emri üzerine yazılmış üç ciltlik bir eserdir. Ayrıca yazıya geçirilen ilk Nasreddin Hoca hikayesini de içermektedir.

Tarihin ve kültürün önde gelen simaları yüzyıllar geçse bile milletin gönül dünyasında yaşamaya devam ederler. Bu şahsiyetlerden biri de Sarı Saltuk’tur. Ölümünün üzerinden yüzyıllar geçmesine rağmen Sarı Saltuk hala Anadolu, Rumeli ve Balkan Türklerinin gönlünde ve hafızasında yaşamaktadır. Sarı Saltuk, Dede Kokut, Hacı Bektaşi Veli ve Nasreddin Hoca gibi geniş bir coğrafyanın destan kahramanıdır.
-Sarı Saltuk’un hayatı hakkında ne biliyoruz?
-Sarı Saltuk, 13. yüzyılda Anadolu Selçukluları döneminde yaşamış Seyyit ve erenlerdendir. Selçukluların son dönminde Anadolu ve Rumeli’de Ahmet Yesevi, Taptuk Emre, Ebu-l Vefa ve Hacı Bektaşi Veli’nin temsil ettiği İslam egemenliğinin yayılmasında önemli roller oynamış, kahramanlığı ve velayeti ile daha yaşarken efsanevi bir şahsiyet haline gelmiş bir Türkmen-Bektaşi-Alevi önderidir. Ancak hayatı etrafında oluşan menkibelere diğer gazi ve velilerin menkibeleri ile karışmıştır. Bu sebeple Sarı Saltuk’un gerçek hayatı ile ilgili bilgileri elde etmek son derece güçleşmiştir. Gerçek hayat ile menkinevi hayat birbirine karışmştır. Seyyit Muhammed Buhari ve Şerif Hızır gibi adlarla da anılan Sarı Saltuk’un Buhara’da 1211 yılında doğduğu ve 1309’da bugün Romanya sınırları içinde bulunan Dobruca bölgesinde Hakka yürüdüğü tahmin edilmektedir.
-Bu konuda en önemli kaynak olan Saltuk-name’de ne bilgiler var?
-Hiç şüphesiz bu konuda en önemli kaynak Saltuk-name adlı eserdir. Ebulhayr-ı Rumi adındaki bir yazar Cem Sultan’ın emri üzerine Anadolu ve Rumeli’yi adım adım dolaşarak Sarı Saltuk’a ait menkibeleri toplamış ve üç cilt eser haline getirmiştir.
-Saltuk-name’de aslında bir destani kişilik anlatılıyor,
-Saltuk-name’de anlatılan Sarı Saltuk, bir destan kahramanında bulunması gereken bütün özelliklere sahiptir. Son derece güçlüdür, korkusuzdur, tek başına düşmanın içine dalmakta, düşman kalelerini fethetmektedir. Aman dileyen düşmana karşı merhametlidir. Saltuk-name’de, bir yiğite bulunması gereken özellikler; ok atmak, yazı yazmak, suda yüzmek ve yiğitce gezmek olarak sıralanırken, olağan üstü güçleri mübalağalı bir şekilde anlatılmaktadır. Çok uzaklarda aleyhinde söylenenleri işitebilmekte, oturduğu yerde bir kılıç darbesiyle bir başka diyardaki düşmanını öldürebilmekte, göz açıp kapayıncaya kadar bir diyardan bir başka diyara gidebilmektedir, düşmanları bir türlü Saltuk’u öldürememekte, ok atarlar batmaz, kılıç vururlar kesmez, büyü yaparlar tesir etmez, suya atarlar boğulmaz, ateşe atarlar yanmaz. Bütün cinler ve melekler Sarı Saltuk’un yardımcısıdır. Düşmanları ise kafirler, zalimler, cadılar, devler, canavarlar ve kötü cinlerdir.
-Saltuk-name’de Sarı Saltuk alp-eren kişiliğinin yanı sıra, bazı menkibelerde bir masal kahramanı kimliği ile görülmektedir.
-Evet, Sarı Saltuk’un gerçek hayat ile menkinevi hayatları birbirine karışmıştır.

-Bektaşi velayet namelerinde yer alan Sarı Saltuk ile ilgili bilgiler çoğunlukla menkibelere dayanmaktadır. Anadolu’nun doğusundan başlayıp Balkanlara kadar uzanan coğrafyada Sarı Saltuk’un türbe ve makamları varlığını sürdürmektedir. Bir kişinin birden fazla yerde türbesinin bulunmasını Saltuk-name’de nasıl anlatılıyor?
-Saltuk-name’de Sarı Saltuk’un on iki mezarı olduğu belirtilmektedir. Sarı Saltuk beylerin ve kralların mezarına sahip çıkmak isteyeceklerini söyleyerek, her isteyene verilmek üzere birer tabut hazırlamalarını vasiyet eder. Sarı Saltuk’un mezarını kendi ülkesinde bulundurmak isteyenler, kendilerine verilecek tabutta Sarı Saltuk’un vücudunu göreceklerdir. Vasiyete göre müritleri ve dervişler Sarı Saltuk’u yıkayıp kefenleyip çerağının yanına getirirler. Ayrıca isteyen beylere verilmek üzere on iki tabut hazırlarlar. Çünkü, Sarı Saltuk ölümünden sonra on iki yerde makamının olacağını kendilerine söylemektedir.
Başka bir menkibeye göre de Sarı Saltuk, 1280’de Dersim-Hozat ilçesinin bugün kendi adıyla anılan Sarı Saltık dağında yaylada iken vefat etmiştir. Türbe Sarı Saltık dağının eteğindedir ve halk burayı kutsal kabul eder.

Blagay, günümüz Bosna-Hersek’de en çok turist çeken noktalardan biri. Nehir bu bölgenin güzelliğine güzellik katıyor. Nehirin etrafında bulunan restorantların birini oturduk, manzaranın tadını çıkarıyoruz. Buz gibi nehir suyunda tutulan balıkların tadına varıyoruz.

-Balkan ülkelerini ve özellikle de Bosna-Hersek’i görünce şu soruyu sormaktan kendimi alamıyorum; Selçuklu, Osmanlı ve Safevi devletlerinin kuruluşunda, kurucu ana unsur olarak bulunan Türkmen-Bektaşi-Aleviler neden ve nasıl hem Osmanlı, hem de Safevi devlet yönetimlerinden uzaklaştırıldılar?
-Safeviler konumuz dışında araştırma ve ayrı bir tartışma konusu, Safevi devletini kuran Şah İsmail, en az Yavuz Sultan Selim kadar Türk’tür. Evet Safevilerde devlet yönetimi süreç içinde Türklerden Acemlere geçmiştir.
Bizim şimdilik konumuz Osmanlı.
Gerçekten, sahiplendiğimiz Osmanlı hangi Osmanlı?
Alevi dedesi Ede Bali’nin kızı Malhum Sultanı verdiği, kuşak kuşatığı Odman mı, Orhan mı ya da 1.Murat mı? Yoksa Yıldırım Beyazit’le birlikte Bizans’ın güdümüne girerek Türk’ü yönetimden ve saraydan dışlayan devşirme padişahların ve sadrazamların yönetiği Osmanlı mı?
-Sizce hangisi?
-Tarihin ışığında Osmanlı gerçeğini mi öğrenmek istiyorsunuz?
Tarihsel olayların bir tarihsel süreci vardır ve tek bir nedene veya olaya bağlayamazsınız.
Tarih ve tarihsel olaylar tek bir nedene bağlı değildir, çok faktöriyeldir. Açıklamalarım yetersiz olabilir, bunların belli başlı önemli noktalarına tarih yazanlardan örnekler vererek kısaca değinelim.
”!.Murat’ın şehit düştüğü Kosova Savaşından sonra Yakub beyin lider olmasını isteyen Türkmen beyleriyle, Yıldırım Beyazid’i destekleyen dönme, devşirmelerden oluşan yerli ve yabancı aristokrat unsurlar arasında iktidar mücadelesi başlamıştı. Şehzade Yakup Beyin Beyazid tarafından tuzağa düşülürülüp boğdurmasıyla egemenlik kısmen yabancıların eline geçmişti.” *(1389)* (1)
-Yakup beyin otağa çağrılıp boğdurulmasında sonra ne oldu?
-Bir tarihi kaynaktan aktarayım,
”Yakub beyin otağa çağrılıp hile ile boğdurulması üzerine; Karaman, Aydın, Saruhan, Menteşe, Germiyan, Hamid ve Teke gibi Türkmen beylikleri, Yıldırım’a karşı mücadeleye başladılar. Kadı Burhaneddin de bu itifaka dahil oldu.” (2)
”Yıldırım, Anadolu Türkmen beyliklerinin üstüne, Yeniçerilerle birlikte Sırplar ve Bizanslılardan oluşan Hırıstiyan vasalların gönderdiği kuvvetlerle saldırdı. Onun Müslüman Türklere karşı kafirleri kullanmış olması, halkın üzerinde olumsuz bir etki uyandırmıştı.” (3)
-Ne demek istiyorsunuz?
-Aldığım tarihi alıntılarla şunu anlatmak istiyorum; Osmanlı devlet yönetiminde ve sarayda devletin kurucu unsuru olan Türkmen-Alevi-Bektaşilerle, devşirmeler arasında bir iktidar kavgası yaşanmıştır. Yıldırım Beyazid’le birlikte Osmanlı devletinin yönetimi, saray Türklere büyük oranda kapanmış, yönetim genellikle devşirmelerin yönetimine geçmiş, Yavuz Sultan Selim’le birlikte devlet yönetimlerinde tamamen kaybetmiş ve Türk-Türkmen-Alevi düşmanlığı tavan yapmıştır. Osmanlı ülkesinin yönetimi Türk’ün değil, Türk düşmanı devşirmelerin işgali altına girmiştir.
-Yıldırım Beyazid Ankara Savaşında Timur’a neden yenildi dersiniz?
-”Çünkü Timur’un yanında, Yıldırım tarafından toprakları ve beylikleri elinden alınan Germiyan oğlu II.Yakub, Menteşe oğlu İlyas, Aydın oğlu İsa, Sauhan oğlu Hızır Şah başta olmak üzere yirmi kadar Anadolu beyi bulunuyordu. Yıldırımın ordusunda ise sekiz bin kişilik bir Sırp kuvvetinin yanında diğer hırıstiyanlardan oluşan askerler vardı.” (4)
”Yıldırımın yanında; Süleyman, İsa, Musa, Mehmet, Mustafa, Kasım adında altı oğlu vardı. Beşi savaşa katılmış, Kasım küçük olduğu için Bursa’da bırakılmıştır. Musa dışındaki kardeşler savaştan kaçmış, Yıldırım’ın yanında sadece Musa Kalmıştı” (5)
Ankara Savaşında Osmanlının yenilmesinden sonra şehzadeler amansız bir taht kavgasına giriştiler. Bir yanda Balkanlarda büyümeye çalışan ve Bizans’ı iyice rahatsız eden Musa, diğer yanda ise Bizans’la mütefik olan Çelebi Mehmet vardı.
”Şehzade Musa’nın kuşatmalarından iyice bunalan Bizans İmparatoru Manuel Palaoglos, Yıldırım’a karşı Timur’la anlaştığı gibi, vakit kaybetmeden iyi ilişkiler içinde olduğu Şehzade Mehmed’i Üsküdar’a davet etti. Çelebi Mehmet şerefine üç günlük şenlik yapıldı. Çelebi Mehmet, hayatı boyunca Türkmenlerin baş düşmanı, Bizans’ın sadık dostu ve mütefiki oldu.” (6)
Bir tarihi kaynak daha,
”Bizans İmparatoru Manuel, Mehmet Çelebi’nin tek başına iktidarı ele geçirdiğini öğrenince asillerden oluşan bir heyeti Padişah Mehmet Çelebi’ye gönderdi ve İstanbul davetinde vaat ettiği toprakların Bizans’a geri verilmesini istedi. Mehmet Çelebi gelen elçilere saygı gösterdi ve Karadeniz, Teselya ve Marmara denizindeki bütün köyler ile kaleleri Bizans’a verdi. Elçilere şöyle dedi ”Gidiniz benim pederim Bizans İmparatoruna deyiniz ki, Allah’ın inayeti ve pederim olan İmparatorun bizzat yardımı ile babamın tahtına oturdum. Bu günden itibaren evlat babasına nasıl itaat ederse, emirlerine öyle tabiim. Emretsin kendisine hizmete hazırım.” (7)
Objektif tarihcilerin ittifak ettiği gerçek şudur; Osmanlı, I.Murad’dan sonra Bizans sarayının ihtişamına, haremine teslim olmuş. Bizanslaşmış, evliliklerini yabancılarla yapmış, sadrazamlar dahil bütün bürokrasiyi yabancılara teslim etmiş. Türk tebaa Osmanlıya, Osmanlı da tebaaya yabancılaşmıştır.
-Türk olmayan devleti ve bürokrasiye hakim olan yabancılar ve devşirmeler yönetimi ellerine geçirince halka nasıl davranıyorlardı?
-Devşirmeler; analarından, babalarından ve yurtlarından zorla sökülüp alınmış, aileleri ve sevdikleri geride kalmış travmatık mutsuz kişilerdir. Çocuk yaşta ailelerinden alınan bu devşirmeler hayatları boyunca Türk’ten nefret etmiş, bu nefretlerini Anadolu Türk halkına eziyet olarak açığa vurmuşlardır, güç ellerine geçtiğinde asıp keserek, malını, canını, ırz ve namuslarını ellerinden almış, yapmadıkları rezillik bırakmamışlardı.
-Kuruluşta Osmanlı Devletinin resmi din yolu neydi?
-Bazı tarihçiler Osmanlı devletinin kuruluş yıllarındaki resmi din yolunu bilerek bu konuyu çarpıtıyorlar, bilinçli olarak yanlı ve yanlış değerlendiriyorlar, kabullenemiyorlar ve objektif olamıyorlar. Bu konuyu yazarlarken kendi değer ve düşüncelerin katıyorlar. Kendilerine göre bir tarih yazıyorlar. Bir tarihçinin görevi tarihsel olayları doğru ve gerçek olarak yansıtmaktır. Günümüzün yaşayan en büyük tarihcisi Prof.Halil İnalcık ve Eski Kültür Bakanı Namık Kemal Zeybek başta olmak üzere, bazı tarihçilerde yaptıkları çalışmalarda ve araştırmalarında Osmanlı Devletinin kurucularının resmi din yolunun Alevi-Bektaşilik olduğunu yazıp söylüyorlar. . Osmanlının ilk yıllarında içinde elbette Şaman inançlı atalarından izler taşıyan bir inanışı olması da çok doğal.
-Osmanlılarda Alevilik ve Bektaşiliğin etkisi ne zamana kadar devam ediyor?
-1514 Çaldıran savaşı ve 1517 de Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı alması ile devam eden süreçte ve 74.ncü İslam Halifesi olmasıyla Sünnilik resmi ideoloji haline gelmiştir ve Sünni İslami devlet kimliği oluşturulur. Esas neden olarak Yavuz Sultan Selim’in Şah İsmail ve Safeviliğe karşı bir Sünni set inşası ihtiyac hissetmesinden kaynaklanır. Bu set aynı zamanda insan ve inanç kaynağı olan Asya’daki Türk dünyasına karşı çekilen bir settir. O gün ümmet anlayışı ön plandaydı, zamanın şartlarında doğru ya da yanlış yorum yapmak zor. Orta Asya’daki Türk dünyası o tarihten çekilen setten sonra büyük oranda Safevilerin arka bahçesi olmuştur. Osmanlı ise giderek artık Arap İslam yorumlayışı dünyasının ön bahçesi olmuştur.
Mısır’dan getirilen binlerce Sünni Arap din adamlarına verilen yoğun devlet desteği ile Osmanlının resmi mezhebi Sünnilik haline getirilmiştir. Bu tarihten sonra özellikle Araplar ve kısmen de Kürtler, Osmanlı devletinin yaşamı boyunca diğer halklardan üstün ve gözde konumlarına devam etmişlerdir
Yavuz Sultan Selim bu işleri yaparken danışmanı Kürt İdris-i Bitlisi’dir.
Kanuni Sultan Süleyman (1520-1566) dönemi Osmanlı İmparatorluğunun zirvede olduğu bir zamandır. Aynı uygulamaları devam ettirmiştir. Yani Türkler açısında bir şey değişmemiştir. Yine bu dönemde zulüm, şiddet ve katliamlar devam eder. Kürt kökenli Ebussuüd Efendinin (1545-1574) Şeyhülislam olmasıyla ve otuz yılda verdiği fetvalarla ”Osmanlı toplum yaşamını” belirler ve Kızılbaş Türkmen katliamına, ”Sünni Şeriatına göre meşruluk kazandırır. Ebussuüd efendi Türk katliamcısı, yobaz, zalim ve cellat kişilikten başka bir şey değildir.
Hırvat Kökenli Kuyucu Murat Paşa Sadrazam olduktan sonra (1606), Anadolu’da geniş çaplı bir Alevi Türkmen katliamı başlatmıştır. 155 bin Alevi Türkmeni diri diri kazdırdığı kuyulara gömdürür. Aman dileyen insanlara Kuyucu Murat Paşanın yanıtı ”Vurun şu pis Türk’ün başını” olmuştur.

Osmanlı beyliğinin, koca imparatorluğa dönüştürülmesinde Yeniçeri Ocağının rolü çok büyüktür. Yeniçeri ocağının kuruluş yıllarından kaldırılmasına kadar geçen süreçte değişen zamana ayak uyduramaması, her dönemde içe dönük güç olarak saray tarafında kullanılması, zaman zaman kazan kaldırmaları da hoşnutsuzluk kaynağı olmuştur. Yeniçeri ocağında reform yapılacaksa ve bu değişimi yapacak olan devletin merkez yönetimidir. Eğer bir devlette sorun varsa, bu tüm kurumlara yansır. Oysa 1826 da sadece yeniçeri ocağı kaldırılmıyor, Osmanlı toprağının olduğu her yerde, her şehirde, sınır boylarındaki her kalede, suçlu suçsuz demeden bir yeniçeri kıyım ve katliamı uygulanıyor.
8 temmuz 1826’da Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından üç hafta sonra, Ağalar camisinde Padişahın ve Nakşibendi şeyhlerinin katıldığı toplantıda Bektaşiler ve dergahlarına yönelik imha kararı veriliyor. II.Mahmut Bektaşiliği yasaklıyor. Yoğun bir Bektaşi kırımı yaşanıyor. Bektaşilere yönelik kıyımda çılgınlık derecesine varacak kadar olaylar oluyor. Ülke içinde yüzyıllardan beri vakfedilen bütün emlak ve araziler ya nakşibendilere veriliyor ya da hazineye devrediliyor. Bektaşilerden boşalan bütün mevkilere nakşibendiler atanıyor. Ülkenin her yerinde idam sephaları kuruluyor, kitle halinde insanlara zoraki mezhep değiştiriliyor.
Kısaca Bektaşi-Aleviliğin ezilmesi 1826 Yeniçeri Ocağının kaldırılmasıyla birlikte gerçekleşiyor. Alevi-Bektaşiliğin yasaklanması, mallarına el konulması ve Alevi-Bektaşi kıyımı için Yeniçeri Ocağının kaldırılması gerekiyordu.
Çok büyük bir ihtimalle gördüğümüz Blagay Bektaşi Tekkesi, 1826 yıllnda Yeniçeri Ocağının kaldırılması ve Alevi-Bektaşiliğin yasaklanması ve kıyımından sonra Nakşibendilere verilmiştir.
Osmanlı bindiği dalı kesmiştir. Ana damarını kesmiştir. Alevilerin tarihine baktığımızda 13. yüzyıldan itibaren Türk topluluklarının ve Asya’dan göçle gelen Türk boyları olduğunu görüyoruz. Kısaca Alevilik Türklerin Şaman dininden Müslümanlığa geçişte yaptıkları yorumlama şeklidir. Bektaşiler, Tahtacılar, Çepniler, Yörükler, Kızılbaşlar ve Hurafiler gibi Anadolunun Türkmen-Alevi nüfusunu oluşturmuşlardır.
Osmanlı devletini kurucu unsuru olan Türkmen-Alevi-Bektaşiler yönetimden; Yavuz Sultan Selim’in Mısır’ı alması ve Halife olmasıyla, Sünni Arap İslam şeriatinin meşruyet kazanması sonucu yaşamların Araplaşması ile tavan yapan Alevi-Bektaşi düşmanlığı çizgisi, 1826’dan sonra ise tamamen yok sayan, dışlayan, kıyıma uğratan bir çizgiye kaymıştır.
Balkan ülkelerini bizzat gezip görünce, tekrar hatırlatmakta fayda var, Osmanlı devleti yöneticilerinin o çok şikayetçi oldukları ve son dönemlerde hiç beğenmedikleriYeniçeri Ocağını kaldırdıktan sonra, Türk ve Müslüman olmayan Balkan halklarının biribirini takip eden domino taşları gibi İngiliz, Fransız ve Rusların desteği ile aşamalı olarak çok kısa aralıklarla nasıl güçlenip bağımsızlıklarını kazandıklarını biliyoruz.
Osmanlı devletinin Yeniçeri Ocağının kaldırılmasından 90 yıl sonra yaşadıkları Balkan Savaşlarında beş yüz yılda Yeniçerilerle alınan ve kendilerine ana yurt yaptıkları Balkanları Trakya dışındaki yerleri beş haftada nasıl kaybettiklerini, beş milyon Türk ve Müslümanın Balkan savaşlarında yaşadıkları felaketin ve kırımının kaynağını tarihçiler nedense görmezlikten geliyorlar.
Son söz; Osmanlı İmparatorluğunun duraklama ve gerileme dönemi 1517 yılında Yavuz Sultan Selim’in Halife olması ve de Sünni Arap Şeriat düşünce ve yaşam tarzının devlete hakim kılınmasıyla başlamıştır.

Kaynaklar;
1.Nesri, Kitabı Cihannuma c.1 s.305
2.Uzunçarşılı-1 253; Mehmet Maksudoğlu, Osmanlı tarihi s.93
3.Wittek, Ankara Bozgunundan İstanbul’un zaptına, 1402-1455
4.Türk tarihinin ana hatları, s.570; Mustafa Nuri Paşa
5.Müneccimbaşı tarihi, c.1, s.146
6.Baki Yaşar Altınok, Şeyh Bedrettin ve Varidat, 4.baskı s.10
7.Dukas, s.59, Josep Von Hammer, Osmanlı Tarihi c.1 s.101

24 kasım 2014

CategoryGezi Notlarım

iletişim        +90 (212) 571 57 97 +90 (535) 713 02 77