Bir deprem kuşağı ülkesi olan ülkemizde bugüne kadar pek çok kez deprem yüzünde dönem dönem büyük acılar yaşanmıştır. Türkiye nüfusun %60’a yakını, faal olan ve zarar verebilen deprem fayı alanları üzerinde yerleşmiştir. Deprem bölgesinde yaşayan bizlerin bir şekilde deprem ile ilgili anıları ya da  herkesin kendi deprem hikayesi vardır. 

Ben ilk deprem sarsıntısını tahmini 6 yaşlarında bir yaz günü yayla evimizde babaannemle birlikte yaşamıştım. Deprem sarsıntısı sırasında babaannem hiç hareket etmeden, evden çıkmadan dua etmeye ”Ya Hızır Ya Hızır” diye dua etmeye başladığını hatırlıyorum. 5-6 saniye sonra sarsıntı geçmişti. Babaannem yerinde kımıldamadan işi Allah’a , ve Hızır’a havale etmişti, Bir adım atsa kapıdan dışarı çıkacak, çıkmadı. Ev yıkılsa altında kalacağız, bereket ev yıkılmadı ve kurtulmuştuk. Ama deprem esnasında dağlardan ve etrafta gelen sarsıntı gürültüsünü unutmak mümkün değildi.

Bir gün, dedeme sormuştum,

-Dede ne oluyor da zelzele oluyor, neden sarsılıyoruz diye sorduğumda,

Dedem,

– ”Oğlum dünyanın tepsi gibi bir öküzün boynuzları arasındadır, öküzün her kıpırdayışında, hareket etmesi halinde, sinirlenmesi ya da kızması halinde kafasını salladığında ve bu sallama sonucu zelzelenin meydana gelir” demişti..

Bu nasıl büyük bir öküz, bu öküzün ayakları nerede durur diye soramadım. O koca dünyayı boynuzlarında tutan öküzü çocuk aklım pek kabullenmemişti, Bu kadar büyük öküz nereye basıyor. Ama dedem söylediğine göre söyleyecek bir şeyim yoktu.

Bilim ve eğitimin gelişmediği zamanlarda, dünya düz bir tepsi olarak kabul ediliyordu, yani dünyanın bir sonu vardı ve eğer sonuna gelinince aşağı düşüleceği sanılıyordu. Bilim ve eğitimin gelişmediği o zamanları göz önüne alırsak, bu tarz bir inancı yadırgamamak gerekiyor diye düşünüyorum.

Bu insanlar için öküz o zamana kadar karşılaştıkları en büyük hayvandı. Ancak bu büyüklükteki hayvan dünyayı boynuzları arasında tutabilirdi. Çok eski bir masal belki bir rivayetti. İnsanlar sonuçta buna inanıyorlardı. 

Elbette dünya bir öküzün boynuzları arasında değil ve bugünkü bilgilerimize dayanarak akıl alacak gibi görünmeyebilir. 

26 Aralık 1939 günü Kuzey Anadolu Fay hattının doğu kesiminde 7,9 Ms büyüklüğündeki Erzincan depremi 1668 yılından bu yana oluşmuş en büyük deprem olmuştur. Erzincan’da ortaokul ve lisenin bir kısmını parasız yatılı öğrenci olarak 1963-1968 yılları arasında okuduğum bu şehirde deprem sonrasının şehirdeki sosyal, mimari, ekonomik,ve psikolojik olarak etkisinin devam ettiğini görüyorduk. O yıllarda özellikle Erzincan tren istasyonu altında kalan eski şehirde, depremin enkaz yıkıntıları günümüzde bile hala duruyorlar. Şehirdeki en büyük heykel deprem travmasını anlatıyordu. 1939 büyük Erzincan depreminden sonra yeni şehir tren istasyonunun güneyinden kuzeyine kaydırılmış. Yeni Erzincan’da evler bahçeli ve genelde tek katlı evlerdi. Devlet daireleri ve bazı binalar en fazla iki ya da üç katlıydı. 

24 Kasım 1976 tarihinde merkezi Van’ın Muradiye ilçesi Çaldıran bucağı olan 7,5 Ms büyüklüğündeki depremde 3840 kişi öldü. 7,9 Ms büyüklüğündeki 1939  Erzincan depreminden sonra o güne kadar ki, Anadolu’da resmi olarak kaydedilen yaşanan en şiddetli depremdi, 1976 yılında Cerrahpaşa Tıp Fakültesi 5.sınıf öğrencisiydim. Fakülteden bir grup tıp öğrencisi arkadaşım ile tıbbi yardım amacıyla Muradiye-Çaldıran deprem bölgesine gittik. Gittiğimizde Çaldıran tamamen yıkılmış bir yığın görüntülü felaket bölgesiydi, Muradiye’de ise resmi daireler dışında tüm evler yıkılmıştı ya da hasarlıydı. Gördüğümüz manzara tam bir afet manzaraydı. Bölgede evler kerpiç ya da taşlar arasına toprak samanlı çamurla yapılmış ve deprem sarsıntısında yerle bir olmuşlardı. 

Sağlık ekibi olarak kısmi Kızılay çadırında, kısmi gönderilen ilaçlarla vatandaşlara sağlık hizmeti vermeye çalışıyorduk. Deprem bölgesi köylerine ulaşmak çok zordu ve ancak yürüyerek en yakın köylere yardım ulaştırmaya çalışıyorduk. Mevsim çok soğuktu ve kar yağışı köylere ulaşımı aksatıyordu. Ama dikkat çeken bir şey vardı. O da köylerdeki yıkım daha azdı.  Çünkü köyler yüksek yerlerde genelde sert kayalar üzerine kurulmuştu.

Çaldıran depreminde 10 gün Muradiye’de yardım çadırında depremzedeleri öğrencilik bilgisi ile sağlıkla ilgili ancak ilaç ve kısmi sağlık yardımlarında başka yapacağımız pek bir şey yoktu. Ölenler ölmüş. Yaralılar merkezlerdeki hastanelere taşınmıştı. O zaman  gözlemim, depremden  en çok etkilenen yoksul kişilerin, deprem sonrasından en az ilgi ve yardım gördüğünü düşünüyorum. Yardım dağıtımı sürecinde de en çok sesi çıkanlar, sesini duyurabilenler ve yönetime ulaşabilenler gereğinden fazla yardım alırken, bazılarının fark edilemediğini şahit oldum. Yeterli organizasyon olmayınca insanlar en kolay ulaşılabilen yerlere ulaşabiliyorlar. Uzak yerlerdeki köylüler kendi hallerinde kalmaya devam ediyorlardı.

17 Ağustos 1999 depreminin korkunç sarsıntısını İstanbul’da evimde yaşadım. Deprem esnasındaki sarsıntıda kendim ve ailem için ne kadar korktuğum ve neler hissettiğim sorulacak olursa, kendimi çaresiz hissettiğimi söyleyebilirim. O zaman anlıyorsunuz ki depremin merkezinde, depremde evi yıkılan, enkaz altında kalan insanların yaşadığı afeti tarif etmek imkansız. 

Marmara depremi gibi büyük bir coğrafi bölgede yer alan ve toplumun büyük bir kısmını etkileyen doğal afetler, sadece bölgede yaşayanları değil tüm ulusu derinden sarsan olaylardır. Deprem bölgesinde yaşayanlar için kendilerine fiziksel, tıbbi ve sosyal yardım verecek çevrelerin neredeyse tümüyle zarar görmesi, durumu daha da güçleştirir. Evlerini, yakın akrabalarını ve arkadaşlarını kaybetmenin acısı büyüktür. Yaşanan kayıplarla birlikte yaşam koşullarındaki değişmeler de eklendiğinde stres artar. Araştırmalar doğal afetlerde en çok çocuklar, gençler yaşlı insanlar psikolojik olarak etkilenmektedir.

17 Ağustos 1999 büyük Marmara depremi ve sonrası yaşanan depremlere tanık olarak ruh sağlığı disiplinin pek dikkatini çekmemişti. Aslında tüm travmatik olaylar gibi doğal afetler insanlık tarihi kadar eski ve çok yaygın bir şekilde vardı.Yapılması gereken bir miktar çaba ile insanlar üzerinde, doğal afetlerin etkilerinin, semptom oluşumunu ve süregenleşmesindeki intrapsişik ve sosyal çevrede yarattığı değişimleri her zaman saptayıp anlamak mümkündü.

Deprem sonrası oluşan psikolojik sorunlar nedeniyle Avcılar’da enkaz altında kalıp, kendisi kurtarılan ama iki çocuğunu kaybetmiş danışanım bir babanın anlatımı,

”Akşam saatlerinde ailece oturup, yemeğinizi yiyip, çayınızı yudumlayıp yattıktan sonra gecenin karanlığında bir anda kendi ve ailenizin kıyametini anlatacak söz yoktur” demişti, Bundan daha fazla deprem afetini  anlatacak söz olabilir mi?

Deprem gibi yaşamı tehdit eden beklenmedik olaylarla karşılaştığında karşılaşıldığında, insan beyni iki tür tepki verir. Önce tehlikenin değerlendirmesini yapmak, ikincisi tehditten korunmaktır. Tehlikeden kurtulmak için ortaya çıkan bir takım fizyolojik değişim sonucu çarpıntı, derin soluk alıp verme, kas gerginliği, korku, uyuşma hissi, terleme, titreme ve bulantı gibi bulgular ortaya çıkabilir. Tehdit ortadan kalktıktan sonra yaşanan zorlu sürecin, insanın duygu ve düşünce dünyasına ve yaşamın anlamına dönük sorgulamalarla ilgili baş edebilme sorunları meydana gelebilir.

Deprem sonrası psikolojik reaksiyonlar arasında konfüzyon, depresyon, korku, keder, suçluluk ve öfke gibi zihinsel ve duygusal tepkilere sık rastlanabilir. Uyku ve odaklanma sorunları ortaya çıkabilir. Kişi psikolojik şokta olabilir, Sersemlemiş ya da donakalabilir. Ortada amaçsız ve şaşkın şekilde dolaşabilir.Yönelimi bozulur, kişi, yer ve zaman kavramları şaşar. Bellek kaybı ya da bilinç sislenmesi olabilir. Bazı bireylerde panik ve çılgın davranışlar yaşanabilir. Kişi çocukluğun pasif ve bağımlı yıllarına dönmüştür. Uyku derinliği bozulur, uyumakta güçlük çeker, kabuslu rüyalar görebilir. Olaylarla ilgili dikkati artmış olabilir. Gerginlik, yorgunluk, bedensel ağrılar, bulantı, ani irkilmeler olabilir.

Doğal afet yaşayan bir çok insan, kısa bir süre sonra bu sorunlardan büyük ölçüde kurtulurlar.Bazı kişiler travma sonrası stres bozukluğu, kaygı bozukluğu, depresyon gibi bir takım psikolojik belirtiler gösterebilirler.

Öncelikli ve önemli olan ülke çapında fay hatları ve hassas deprem bölgelerinde kentsel dönüşüm için seferberlik olmalı. İnsanlarımızı depremin getirdiği yıkımlardan korumanın yolu depreme dayanıklı yapılardan oluşan kentler oluşturmaktır..Yer Bilimcilerin ” Deprem değil bina öldürür” sözünü unutmamalıyız..Eğer bir deprem sonrası yüz bin nüfuslu bir kent insanlarını, yüz bin kişilik çadır kentlere taşıyor ise, her depremden sonra bunu tekrar tekrar yapıyor ise, burada bir sorun var demektir. 

Depremlerde niçin bu kadar çok insan kaybediyoruz, kendimiz bu soruyu sormalıyız.

1-Eğer bir işi sisteme değil, insana dayalı bir inşaat politikası varsa,  yani herkes kafasına göre inşaat yapıyorsa ise yapı denetlenmiyor ise depremlerde ölmeye devam ederiz.

2-Aynı büyüklükte depremi yaşayan Japonya’da  2-3 kişi ölürken biz neden çok fazla insan kaybediyoruz diye kendimiz soramıyor ve sorgulamıyor isek düşünme tarzımızda bir sorun var demektir..

3-Kayıpların azaltılması toplumun bilinçlenmesi ile oluşur. Ülkemizde depremlerde can ve mal kayıplarının gelişmiş ülkelere göre daha fazla olmaktadır. Son  10 yıl içerisinde oluşan depremlerde meydana gelen kayıplar bunu doğrulamaktadır. İnsanımızı bilinçlendirip eğitmez isek bir kısır döngü içinde sorunlarız devam eder..

4-Daha önce  yaşanan deprem felaketlerinin büyük oranda can ve mal kaybına neden olmasında, bu kentlerin fay hatları üzerinde yer almalarının önemli olmuştur diye sorgulamıyor,  Adapazarı,Elazığ ve Erzincan’da olduğu gibi fay üzerinde şehirlerimizi yeniden aynı bölgede inşa edersek, bir sonraki depremde benzeri ölümlü olaylarla tekrar karşılaşırız.

5-Binalarımızı kaçak yapıyoruz, eğer eğitimle ilimden bilimle ilişkimiz yok ise, inşaat tekniğinde teknolojisinden bihaber isek depremlerde ölürüz.. 

6-Paraya bu kadar düşkün olup, kaçak bir kat, bir kat daha çıkalım der isek, dükkanlarımızı ya da dairemizin salonunu daha büyütmek için kolonları traşlıyor, kendimizi ve komşularımızı tehlikeye atıyor isek ölüm kaçınılmaz olur.

7-İnşaat yaparken bir mühendis bir mimar ile değilde, bir kalfanın sözüne bakıp, mühendise para vermez isek kendi mezarımızı yapıyoruz demektir

8-Babaannemin yaptığı gibi kadere sığınıp deprem esnasında yerinde kıpırdamadan işi Allah’a bırakıp, dünyayı hala öküzün boynuzları üzerinde görüp ve Jeologlarımız işsiz ise ölmeye devam ederiz.

9-Hayati öneme sahip sanayi, finans, iletişim gibi stratejik alt yapıları İstanbul başta olmak üzere Marmara bölgesine yoğunlaşmasının yanlış olduğu, hayati öneme sahip altyapıları ülkenin dört bir yanına dağıtılmazsa beklenen İstanbul depreminde büyük zarar göreceğimizi unutmamalıyız.

Unutmayın düşünce şeklimiz ve düşüncelerimiz yaşamlarımızı belirler. Birilerinin keyfine göre değil de eğitime, bilime ve ilime dayalı bir sistem üzerinde evlerimizi, köylerimizi ve şehirlerimizi yeniden oluşturmaz isek sorunlarımız katlanarak devam eder.

iletişim        +90 (212) 571 57 97 +90 (535) 713 02 77