Doğanın kendine özgü, insan aklının erişemediği, açıklayamadığı ve saklı kalan gizemleri vardır. Doğa araştırma ve soruşturma merakı tüm insanları etkilediğinden;  insanın fiziksel yapısı, bitkiler, hayvanlar ve böcekler hakkındaki bilgileri tüm toplumların tarihlerinde yer bulur.

Bu kadar  ilginin büyük bir sebebi, insanların hayata hükmetme ve doğal kaynakları kullanma isteğinden gelmektedir. Soruların peşinde koşmak insanlara bilgi kazandırdı, bilgi de yaşam standartlarını zamanla yükseltti.

Bu sınırsız yaşam standarttı giderek bir büyümeye dayanan küresel bir ekonomiyi ve kaynakların sınırsız tüketime  dönüştü. Dönüşümün getirdiği sonuçlardan biri de salgınlar oldu.

İnsanın mikroskopik yaşamla ilişkisine kısaca değinelim. 

İnsan vücudunun içinde ve yüzeyinde olmak üzere, neredeyse tamamında mikroorganizmalar bulunmaktadır. Mikrobiyom terimi vücutta yaşayan bütün mikroorganizmalar ve onların genetik materyelini, mikrobiyota  terimi ise vücudun farklı ekosistemlerinde belirli bir vücut bölgesine özgü mikroorganizmaların popülasyonlarını ifade etmek için kullanılmaktadır. İnsan vücudundaki en büyük mikroorganizma popülasyonu gastrointestinal sistemde bulunmaktadır.

Günümüz modern yaşamında, bilinmeyen şey, insanların kendi mikroskobik ortamlarından temelden ayrı olduklarına  inanmış olmalarıdır. Covid-19 virüsünün ortaya çıktığı, pandemiye neden olduğu ve içinde geçtiğimiz zamanlarda bu düşüncenin ne kadar yanlış olduğunu gösteriyor. Memeliler ailesinin parçası olarak insan hayvanlar olmaktan hiçbir zaman çıkmadık ve virüs açısından bir yarasa kolonisiyle bir insan şehri arasında hiçbir fark yok. 

Hayvan doğalarımızdan uzaklaşan modern yaşam aslında insan toplumlarını viral yaşam için çok daha davetkâr yerler haline getirdi. Bu günü dünle kıyasladığımızda daha önce ne bu kadar çok evcil hayvanla bir arada yaşamıştık ne de bu kadar çok vahşi hayvanı öldürmüş ve tüketmiştik. İşte bu tür ilişkiler bu günde mikroskobik yaşamın doğal laboratuvarında mükemmel açılımlardır. 

Bir bölgede enfeksiyona neden olan virüsün kısa sürede pandemiye dönüşmesinin sebebi küresel ekonomi. Dünya ölçeğinde insanların sürekli hareket etmeleri, dolaşmaları, yaygın küresel ticaretin inanılmaz artışı büyük ölçüde virüslerin lehinedir.   Küresel sermayenin her genişlemesi, icat edilen her yeni ürün, dünyanın çevresinde bilmem kaç kez gönderilen her paket, öncesinde birbirinden ayrı olan yaşam biçimleri arasında her defasında yeni bir bağlantı kurar.   

Virüsler insan hayatının, canlı varlıkların olduğu her yerde bulunurlar. Öyle ki insan genomunun yüzde 10’u virüs DNA’sı parçalarından oluşur. Bu viral DNA’ları çoğunlukla zararlı değil ve hatta bazı durumlarda yararlı etkisi var. Virüs bizi enfekte ettiğinde, genetik materyallerinin küçük parçalarını DNA’mıza yerleştirebilirler. Nadiren de olsa, bu materyalin insan genomuna dahil olması milyonlarca yıldır gerçekleşiyor. Bu devam eden süreci olarak viral genetik materyal, modern insan genomonun yüzde 10’unu oluşturuyor. Zamanla genomomuzu dolduran viral istilacıların büyük çoğunluğu artık enfeksiyonlara yol açmadıkları noktaya varıncaya kadar mutasyonlara uğradılar. Ancak tamamen uykuda değiller. Bazen ”endojen retrovirüsler” (ERV) adı verilen bu kaçak viral gen dizileri, kanser gibi hastalıkların başlamasına katkıda bulunabilir. Ayrıca konaklarını diğer virüslerden kaynaklanan enfeksiyonlara karşı hassas hale getirebilirler. Bununla birlikte insan konakçılarına hayati faydalar veren, hastalıktan korunmaktan, nişastayı sindirme gibi insan evriminin önemli yönlerini şekillendiren bu kaçak viral yolcularda insan vücudunda çok sayıda vardırlar.

Virüsler hayatın içinde her yerde bulunurlar ve canlı hücrelerin ilk geliştiği andan beri muhtemelen virüslerde vardı. Virüslerin kökenleri bilinmemektedir, çünkü fosil formları bulunmamaktadır. Virüsler hücre bölünmesi yoluyla artmamaktadır ve de virüsler birer hücre değildir. Bunun yerine, kendilerinin birden fazla kopyasını üretmek için bir konak hücrenin organellerini, moleküllerini ve metabolizmasını kullanırlar, kendi parçalarını kopyalattırıp bu parçaları yine konakta birleştirirler.

Düşünsel olarak sadece virüse, virüsün oluşturduğu hastalıklara, tedaviye ve ölüm sayına saplanıp kalırsak işin özünü kaçırmış oluruz.

Kendimiz ve ailemizle yaşadığımız günler bizleri virüs salgınının sebep ve sonuçlarını farklı şekillerde düşünmemizi sağlamalı.

Artık şunu biliyoruz covid-19 pandemisi, volkan patlamaları, depremler, seller ve fırtınalar gibi doğal bir afet değil. 

Peşinen söyleyelim yaşadığımız pandeminin sebebi insanoğlunun bitmek tükenmek bilmeyen doğal kaynak sömürüsünün sonucu olan, karbon ürünlerinin salınımıyla oluşan iklim değişiklikleri, atmosfer, denizlerin kirlenmesi ve ekosistemin bozulmasının  bir sonucudur. 

Bunları doğal afet olarak görebilir miyiz?   

Göremeyiz, bu kadar basit.

Neden göremiyoruz; çünkü bunların hepsi, insan faaliyetlerinden kaynaklanmaktadır.

Uluslararası Hayvancılık Araştırma Enstitüsü tarafından yayınlanan bir rapora göre 2 milyondan fazla insan,her yıl evcilleştirilmiş ve yaban hayvanlarından bulaşan hastalıklardan dolayı ölüyor. İnsanların etkilendiği hastalıkların %60’ı zoonotik (hayvanlardan insanlara geçen hastalıklar). Tüm bunlar, insanların doğaya müdahalesinin bir sonucudur.  Orman ekosistemlerinin istila edilmesi tropikal orman alanlarını tarıma açılması, yaban hayvanların avlanması ya da evcilleştirme gibi faaliyetler nedeniyle virüslerin hayvanlardan insanlara geçmesiyle ortaya çıktığını biliyoruz. Geçmişle kıyaslayınca insanlarla hayvanların hayat alanlarının çakışması,, ormanların katledilmesi gibi nedenlerden dolayı hastalıklar çok daha büyük bir hızla yayılıyor. 

Son 50 yılda 300 yeni hastalık ortaya çıktı. HIV, ebola, influenza, MERS, SARS, domuz gribi ve kuş gribi gibi.

İnsanların dünya kaynaklarını yağmalama hırsı, açgözlülüğü, doğaya saygısızlığı, diğer türlerin haklarına, hatta diğer insanlara bile saygı duymayışları bu salgının ve gelecekte olacak salgınların da esas nedeni olacaktır.. İnsanların kendilerini doğadan ayrı, dünyanın efendileri anlayışlarının ne kadar sakat bir şartlandırma olduğunu, dünyanın yalnız biz insanlara ait olmadığını küçücük bir virüs bize hatırlatıyor.

Sonuç, yaşadığımız virütik salgınlar, iklim değişiklikleri ile ilişkilidir. Doğal yaşam alanları olan tropikal ormanları tarım alanlarına, tarım alanlarına yerleşim alanlarına dönüştürdüğünüzde, böcek zehirleri ile böcekleri, farklı kimyasal maddelerle otları yok ettiğimiz zaman, sonuçta salgınlar ve yok olma krizi insanlar içinde kaçınılmaz olacaktır. 

Dünyanın 600 milyon yılda fosilleştirdiği kömürü yakıp, dumanını dünya atmosferine verirsek iklim değişikliği olacaktır. Fosil yakıt kullanılmadığı zaman dünyanın daha temiz, daha yaşanır bir yer olacağına ilişkin önemli ipuçları veriyor. Çıkaracağımız sonuç insanlığın mevcut düzenden  kurtulup daha temiz bir dünyada yaşaması virüsün kısa dönemli etkilerine değil, devamında gelecek uzun dönemli tercihlerine bağlı olacaktır.

Karantina günlerinde hava kirliliğinin azalmasıyla birlikte fark ettik ki, Çin’de, İtalya’da, ardında İngiltere ve Almanya ve pek çok farklı ülkede karbondioksit ve azotdioksit gaz oranlarının salınımı geçici olarak azalırken içimize çektiğimiz havanın kalitesi arttı. Bu da astım, akciğer hastalıkları ve kalp krizi gibi risklerin azalmasını sağlıyor.

Virüsün yayılması bize kirli havayı yenilenebilir enerji ile nasıl hızla temizlenebileceğini gösteriyor.

Corona virüsün yol açtığı iklimsel değişiklikler ilgili olarak, ilk önce yalnızca uzaydan gözlenebiliyordu. Hastalık yayıldıkça ve karantina  uygulamaları  uzun zamana yayılıp genişledikçe gökyüzünden ayağımızı bastığımız toprağa kadar pek çok yerde salgının çevreye olan etkisi bizim için daha görünür oldu.

Cövid-19 pandemisinin patlak vermesinin ardından ortaya çıkan en belirgin gelişme, uçak ve tren seferlerinin durdurulması, otomobil kullanımının sınırlanmasıyla  birlikte yakıt kirliliğinin önemli ölçüde azalması, çevreye zehirli gaz salan fabrikalar birbiri ardına kapanınca hava kirliliği azalmaya başladı ve hava kalitesinin iyileştirdiği bir çok raporun konusu oldu.

Kopernik Atmosfer Gözlem Servisi, karbon salınımının neden olduğu Kuzey Yarımkürede Arktik üzerinde yer alan ozon tabakasındaki en büyük deliğinin eşine az rastlanır şekilde kapandığını açıkladı. 

Oturduğumuz evin penceresinden baktığımızda adaları görmemizi engelleyen İstanbul üzerindeki sisli puslu hava kirliliği yok. Çok uzağımızda olan Adaları çıplak gözle daha net görebiliyoruz.

Bilimsel öngörüler dünyaya ve bitki ile hayvan türlerine karşı olan antropojenik (doğada insanoğlunun neden olduğu etkiler) savaşı durdurmazsak, insanların gelişmesine ve hayatta kalmasına izin veren koşulları yüz yıl içinde kaybedeceğimizi gösteriyor. Her geçen gün yok edilen bitki, böcek ve hayvan türlerinin yok oluşunu, kaçınılmaz şekilde  kendi türümüzün yani insanlığın yok oluşu izleyecektir.

Doğa bize, ”eğer beni önemsemezseniz sizinde sağlığın tehlikeye girer” diye mesaj gönderiyor.

Bitmek tükenmek bilmeyen doğal kaynakların yağmalamalarının  artık sona ermesi, doğa ile uyuma dayanan ekolojik bir medeniyet için kuantum sıçraması yapmanıza yardımcı olabilir. 

Biz insanlar  bu dünyanın sadece zeki yaratıklarıyız, zekamızı daha bir dünya için, diğer türlerin haklarına, hayvanların haklarına, gelecek nesillerin haklarına saygı göstererek kullanmamız gerekmiyor mu?

Gelecekteki salgın hastalıkları, gelecekteki kıtlıkları ve insan kaybına yol açacak olası bir senaryoyu önlemek için; önümüzde iki yol var; ya  atmosferi ve denizleri kirletmeye devam edeceğiz,  doğaya hakim olduğumuz, her şeyin bizim için yaratıldığına inanarak ekosistemi bozup yağmalamaya devam edip türleri yok edeceğiz. Ya da yaşamı tehdit eden hastalıkların yayıldığı ekonomik sistemlerin ötesine geçecek şekilde sürdürülebilir yerel ekonomilerin gelişmesi için yerel biyolojik çeşitliliğe sahip organik gıda sistemlerini yeniden önümüze koyup düşüneceğiz.

Galileo Galilei‘nin dediği gibi ”dünya dönüyor”, doğa kendi dengesini oluşturacaktır, bizimle ya da biz olmadan.

Write a comment:

You must be logged in to post a comment.

iletişim        +90 (212) 571 57 97 +90 (535) 713 02 77