İnsanın ruhsal yaşamında bilişsel (cognitivite) ve duygulanımsal (affective) süreçler  birbirinden ayrılamaz.  Bilişsel deyince algılamak, tanımak, değerlendirmek, zamana ve yere oturtmak, neden sonuç bağlantıları kurmak, belleğe yerleştirmek gibi zihinsel yetiler anlaşılır.

Duygulanım deyince neşe, üzüntü, öfke, kin, nefret, korku, bunaltı, kaygı gibi duygusal tepkilerin yaşanması anlaşılır. 

En yalın ve etkisiz gibi görünen  uyaranlar insanda değişik derecelerde bilinçli ya da bilinçdışı duygusal tepkilerle birlikte algılanır.Örneğin bir yayla çiçeği salt bilişsel açıdan belli bir tepede belli bir mevsimde, bir rengi oluşturmak amacıyla açan bir çiçek anlamı taşırken; aynı kişide çocukluğunda yayla ve kır yaşamı içinde tatlı anıları olan bir kişide derin duygular uyandıran bir nesnedir. İnsanın  düşünsel, bilişsel yanı ne denli gelişirse gelişsin, duygular olmadan insanın mutluluğu, yaratıcılığı, sanatı vb. kalmaz. Bütün  ilişkilerimizde, çevreye ve topluma uyumumuzda bu duygusal yanımız bizi yönlendirir, yaşamımıza doyum ya da acılar verir.

Duygudurum bozuklukları çok eski çağlardan beri bilinir. Duygudurum bozukluklarına ilişkin gözlemler insanlık tarihi boyunca, değişik çağlarda, değişik toplumlarda çeşitli mitolojilerde, eski ve yeni semavi dinlerde yer almıştır. Yaklaşık 2.500 yıldır insanlığın en yaygın hastalığı olarak anlatılmıştır. 

Duygulanım bozuklukları çok eski çağlardan beri bilinir. Tarih öncesi çağlara ait din kitaplarında, Yunan ve Latin yapıtlarında ağır depresyon ve taşkınlık nöbetleri geçiren hastalar anlatılmaktadır. Mani ve melankoli deyimlerini ilk olarak Hipokrat kullanmıştır (M.Ö. V. Yüzyıl). Bugün ağır çökkünlük olarak bildiğimiz bozukluğa Hipokrat melankoli adını vermiş ve ”kara safraya” bağlamıştır. Orta çağda ruhsal çökkünlüğü en iyi tanımlayanlardan biri de İbni Sina olmuş ve ilginç olgu örnekleri vermiştir. 

19.yüzyılda Fransız ve Alman ruh hekimleri mani ve melankolinin değişik türlerini, klinik belirtilerini yazmışlarsa da hepsini Psikoz Manyak Depresif (PMD) adı altında toplamayı, hastalığın belirtilerinin, gidiş ve sonlanışının tanımlanmasını Kraepelin (1896) başarmıştır. Kraepelin aynı zamanda yaş dönümü çökünlüğünü de tanımlamıştır.

 

Duygudurum, insanların içinde bulunduğu içsel-dışsal etkenlere göre dalgalanma gösteren ruhsal süreçlerdir. Bu süreçlerin, uzun süreli ve olağan dışı şiddette yaşanıyor olmasına “duygudurum bozukluğu” denir.

 

Duygudurum bozuklukları kabaca iki türlü olabilir.

Örneğin; isteksizlik, karamsarlık, hayattan zevk alamama, ağlama isteği gibi duyguların uzun süreli ve şiddetli olması depresyon denilen ruhsal çökkünlüğü  akla getirirken, diğer ucu aşırı neşelilik, çok konuşma, enerji artışı, uyuma isteğinde azalma, taşkınlık, öfke manik dönemi düşündürür.

 

Bu iki rahatsızlık dönemlerinden depresyon ve mani veya yalnız mani dönemlerinin olduğu bu duygudurum bozukluğuna Manik-Depresif bozukluk (iki uçlu bozukluk) denilmektedir. Bu bozuklukta rahatsızlık dönemler şeklinde gelir. Dönemler arasında kişi tedaviyle hastalık öncesi ruhsal iyilik haline geri döner.

Duygudurum bozuklukları, belirti ve araz kümelerinden oluşan, süresi haftalardan aylara kadar uzayabilen, kişinin her zamanki işlevselliğinin yani kişinin  bireysel biyolojik gereksinimlerinin belirgin derecede değiştiği, dönemsel ya da döngüsel biçimde yinelemeye eğilimi olan sendromlar dır.

İşte burada anlatacağım duygudurum bozukluklarının klinik görünümünü belirleyen sendromlardan biri de depresyondur. Depresyon yaygınlığı, kişisel ve toplumsal maliyetleri göz önüne alındığında en önemli psikiyatrik bozukluklardan birisi olmanın ötesinde ciddi bir halk sağlığı sorunudur. 

 

Depresyon sözcüğü, çökme, kederli hissetme, işlevsel ve yaşamsal aktivitenin azalması gibi anlamlarda kullanılan elem keder duygularını içeren duygusal bir yaşantıdır.

Kelimenin kökeni olan “depress” sözcüğü ise, Latince “depressus”tan, yani “alçakta olmak, bastırmak”tan gelmektedir. Bu gibi duygular, olumsuz yaşam olaylarına karşı yaygın olarak verilebilen bir tepki olarak izlenebilir. Ortaya çıkan her benzer duygu durumunu, elbette depresyon olarak kabul edilmemektedir. 

Depresyonda bu gibi duygular hem süreklidir, hem de kişinin günlük yaşamını ve işlevselliğini bozacak düzeyde yoğun olarak izlenir. 

Depresyon  içinde olan kişiler yoğun psikolojik rahatsızlık yaşamalarından dolayı hayatlarını yeterince kaliteli yaşayamazlar, aile birliklerini sürdürmede de genellikle sorunlar olur, çocuklarıyla yeterince ilginemezler, işyerlerindeki üretkenlikleri azalır ve depresyonun şiddetine paralel  olarak üretkenlikleri de giderek kaybolur.

 Depresyon belirtilerinden kaynaklanan sosyal ilişki sorunları, kişilerin zaman içinde toplumdan uzak ve yalnız yaşamak durumunda kalmalarına neden olabilir.  Depresyonun en fazla işlev kaybına neden olan hastalık sıralamasında en üst sıralarda yer alması, ne düzeyde bir toplumsal yüke neden olabileceğinin açık kanıtıdır.

 

Yaşam boyu görülme sıklığı %1,5 ile %19 arasında olan

depresyon, uygun ve doğru şekilde tedavi edilmediğinde; yüksek tedavi maliyetleri, yüksek mortalite ve morbidite oranları ile çok ciddi toplumsal sorunlara sebep olmaktadır.

Depresyon kronikleşme özelliği yanında, neden olduğu iş ve sosyal kayıplar, güncel aktivitelerde oluşturduğu olumsuzluklar nedeniyle tüm tıbbi hastalıklar arasında yeti kaybı yönünden 4. sırada yer alır. 2020 yıllarında iskemik kalp hastalıklarından sonra 2. sırada yer alacağı öngörülmektedir. 

Depresyon tedavi maliyeti yönünden de topluma ağır yük getiren bir hastalık olup, bunlar tedavi süreci, işlevsellik yetersizlik ve intihar gibi harcamalardan kaynaklanmaktadır. 

*Depresyon tipik olarak olağan etkinliklerden ve daha önce kişiye zevk veren durumlardan artık eskisi gibi zevk alamama ve bunlara karşı ilginin kaybolması ile kendini gösteren, çökkünlük, karamsarlık yanında keder ve elem duyguları ile seyreden depresif bir duygudurumu, gerek mental gerekse fiziksel alanda enerji azlığı ile kendini gösteren psikomotor yavaşlama, düşünce içeriği kısıtlılığı ile belirgin bilişsel yavaşlama ve işlevsellikte azalma ile kendini gösterir.

 

Major depresif bozukluk (MDB)

(tek uçlu depresyon) en sık görülen duygudurum bozukluğudur. Tek bir nöbet ya da yineleyici nöbetler şeklinde görülebilir. Tek nöbetle giden tipinde gidiş uzun bir süre gösterebilir; 2 yıla kadar ya da daha fazla sürebilir. Çoğu hastada akut dönemlerin seyri iyi olsa da, majör depresif bozukluk geçiren 3 hastadan birinde yinelemeler yaşam boyunca sürer ve nöbetler arasındaki dönemde de çeşitli derecelerde kalıntı belirtiler gözlenir

 

MDB her yaşta görülebilir, ancak orta yaşlarda ve özellikle de 40-50 yaşları arasında daha sık izlenir. Kadınlarda erkeklere göre 2 kat daha sık görülür. Kabaca her 4 kadından birisi ya da her 8-10 erkekten birisi yaşamları boyunca bir MDB dönemi geçirmektedir. Bu kişilerin de %50-75’inde %85’lere çıkabilen, hastalığın bir ya da birden çok sayıda depreşme olasılığı bulunmaktadır. Dönemler genellikle haftalar, aylar, hatta yıllar süren prodromal dönemlerden sonra başlamaktadır. Bir majör depresif dönemin süresi, iki hafta ile iki yıl arasındadır. Hastaneye yatırılan hastalarda ortalama dönem uzunluğu 5.4 ay olup, %25 olguda 11 ayı aşmaktadır. Yaklaşık 1/3 ü tek dönem yaşar.

Kişinin biyolojik ailesinde depresyon ya da diğer duygudurum bozukluklarını geçirmiş kişilerin bulunması hastalık riskini2-4 kat artırmaktadır.

 

error: