Kendine has özelliklerin en üst noktada olduğu, ilginç tarihi dokusu, mimarisi, yemekleri, sosyal yaşantısı ve renkli bir manzaraya sahip ülkeler benim, eşim ve ailem için her zaman daha cazip gezi noktaları olmuştur. Gezi düşüncemizi bu kez, insanı farklı bir zamana götüren, mistik ruha büründüren, baştan başa yaşanmışlık ve etkisi halen devam, her noktası Arap Müslüman tarihi kokan Endülüs’ü gezmek ve görmek istedik.
Her adımda farklılıklar sunan İber Yarımadasının iki yıl önceki gezilerimizde kuzey bölgelerini, Barselona, Madrit ve Toledo olmak üzere baştan aşağı gezip görmüştük.

Ama, İber Yarımadasının güney bölgelerini, özellikle Endülüs bölgesini görmemek, İspanya ve Portekiz tarihi açısından çok büyük bir eksiklik olacağını düşünüyoruz, Bu düşünce ile bayram tatilini fırsat diyerek yola çıkıyoruz.
Başlangıç noktamız Lizbon olacak. Portekiz’in başkenti, İspanya topraklarında kaynağını alan ve İspanya’da Pejo adıyla bilinen, ama Portekiz’e varınca Tejo adıyla anılan nehrin Atlantik’e ulaştığı nehir haliçinin çevresinde ve bir büyük okyanusun başlangıcında kurulmuş önemli bir ticaret ve liman kentidir.

Avrupa’nın en eski yerleşim ve renkli başkentlerinden biri olan Lizbon; tıpkı Roma ve İstanbul gibi yedi tepe üzerine kurulmuştur.
1 kasım 1755 yılında yaşanan büyük depreminden sonra Lizbon yeniden inşa edilmiştir.
Lizbon, çok önemli bir deniz ve ticaret merkezi yapısıyla, yedi tepe üzerine kurulmuş olmasıyla, uzun asma köprüsüyle, her yerde gördüğümüz Arnavut kaldırımlarıyla, kalabalık canlı insan dokusuyla, meydan ve caddeleriyle İstanbul’u çağrıştırıyor ve İstanbul’a çok benziyor.
1260 yılından beri Portekiz’in Başkenti olan şehir 16. yüzyılda en ihtişamlı dönemini yaşamıştır. Şehrin tarihini araştıranlar, tartışmalı da olsa, Fenikeliler tarafından kurulduğunu düşümektedirler.
Lizbon 711 yılında Arap Müslümanların eline geçti. Şehir Endülüsler zamanında çok gelişip büyüdü.
Gezimize Lizbon’un Alfama denilen en eski Arap yerleşimi olan mahalleden başlıyoruz.
Alfama mahallesi Lizbon’un mücevherlerinden biri sayılır. Mahalle, Arap ve Romalı unsurlar nedeniyle geçmişe yolculuk hissi uyandırıyor. Mahalenin adı hamam anlamına gelen Arapça ‘El hamma’ sözcüğünden gelmektedir. Oldukça dar ve dik olan sokaklarında hüzünlü melodileryle geleneksel Portekiz müziği fado’yu buradaki lokanta ve barlarda her vakit dinlemek mümkün. Mahalenin yüksek noktalarında Atlantik Okyanusunu, mahalenin konumunu, Tejo nehri ve nehir haliçinin tamamını bütün güzelliği ile görmek bizlere farklı bir seyir tadı veriyor.
Alfama tepesinde bakınca; 17.2 km. uzunluğundaki Vasco da Gamma köprüsü ki, Tejo nehri üzerine kurulmuş ve şehrin iki yaka bağlantısını sağlıyor, limana girip çıkan ağır tonajlı gemileri, eski evlerin kendine özgü kadim mimarisi ise tam seyirlik.
Daracık sokaklarını süsleyen Arnavut kaldırımlarının sonlandığı küçük meydanlarda az sayıdaki kafeler, balık restoranlarıyla Alfama bizlere değişik bir Lizbon manzarası sunuyor.
Alfama, 1755 yılındaki depreminden en az etkilenen ve en az hasar gören bölge olması nedeniyle; eski Lizbon’u en iyi anlatacak olan dar sokakları burada görmek mümkün. Alfama mimarı yapısıyla Arap etkisinin en tipik ve iyi yansıttığı bölge olduğunu söyleyebilirim.
Bir şehiri görmek istiyorsanız; kendinize ve görmek istediğiniz yere mutlaka fazladan vakit ayırın. Bir şehiri ya da yeri gerçek anlamda en iyi tanımanın yolu o yeri yürüyerek dolaşmak olduğunu da unutmayın. Eğer yalnızca rehberi takip ederseniz, kalabalık gruplar içinde kendilerine verilen ya da rehberin kendi tercihleri ve de bilgileri doğrultusunda olacağını bilin. Onun içindir ki gittiğiniz yerleri gerçek anlamda göremezsiniz.
Rehberin ‘Hadi hadi, geç kaldık, şuraya yetişeceğiz ya da burayı da göreceğiz’ sözleriyle çok şeyleri duymamış ya da farkında olmadan atlamış olabilirsiniz. Oysa ki bir kafeye, bir restorana bağımsız olarak bir başka yerlere oturup, bir şeyler yemek ve içmek, farklı etnik yerel kişilerle ya da garsonlarla sıradan konuları tartışmak, yemeklerle ilgili veya spordan, futboldan konuşmak, takım çekiştirmesi yapmak çok güzel olur, sonuçta görmek istediğiniz yerleri daha iyi tanımış olursunuz.

Baixa adı verilen şehir merkezinin depremden sonra yeniden planlanarak inşa edildiği anlatılmaktadır.
Lizbon; Çok sayıda büyük meydanlar ile bezenmiş, birbine dik kesişen cadde ve sokak ağına sahip olduğunu çok kısa mesafe yürüyüşlerinde hemencecik anlamak mümkün.
Praca do Comercio Lizbon’un en önemli ve en büyük meydanı olarak kabul ediliyor. Meydan Tejo nehiri haliçine, Vasco da Gama köprüsüne bakıyor. Meydanın ortasında King Jose 1’in heybetli heykeli. Meydanın çevresinde çok sayıda restoran, kafe ve muhtelif alış veriş dükkanları ile en çok bilinenidir.
Şehrin her noktasında rahatlıkla görülen Vasco da Gamma köprüsü, San Francisco’daki Golden Gate köprüsünü inşaa eden mühendisler tarafından yapılmıştır. Ancak anlatılanlara göre Golden Gate köprüsünün bir kopyası değildir.
Vasco ds Gamma köprüsü Mayıs 1998’de Vasco da Gamma’nın deniz yoluyla Hindistan’a ulaşmasının 500. yılında hizmete açılmıştır.

Avrupalılar; sömürge tarihlerini, yağmalamalarını kısaca en kötü şeylerini bile alayıp pullayıp dünyaya çok kolay satıyorlar. Çok net görüyoruz ki gezide bizim Türk rehberlerinde içinde bulunduğu kişilerde kendilerine öğretilen sözleri papağan gibi hiç sorgulamadan bizlere aynen aktarıyorlar.
Örneğin nehrin hemen dibinde Kaşifler anıtına ya da Vasco de Gamma’ya adanmış kuleye insanlar nasıl koşuyorlar. Anladık Portekizler, İspanyollar ve belki İngilizler büyük kaşif dedikleri bu adamlara tapabilirler. İyide Japonya’da, Çin’de, Türkiye’den giden insanlara ne oluyor?’
Kaşif dedikleri bu kişilerin büyük çoğunluğu gittikleri Amerika’da, Çin’de ya da Hindistan halkları için; yağmacı, zorba ve katil kişiliklerden başka bir şey değiller. Sonuçta gittikleri ülkelerin zenginliklerini yağmalayıp, mallarını ve canlarını çalıp çırpıp ülkelerine getirmişler. Buralarda saray, kilise ya da ev yapmışlar. Afrika yerlilerini köleleştirmişler.

Bir başka soru kimin adına, nereyi keşif ediyorsunuz? O gittiğiniz yerlerde başka insanlar yok muydu? Oralara medeniyet götürüyoruz, götürdük yalanlarına bugün bile dünyayı inandırmaya ve kandırmaya çalışıyorlar.
-Hayata ve olaylara farklı bakmayı öğrenmeliyiz.Kendi gözlerimizle, bilgilerimizle ve araştırarak bakmalıyız. Sömürgeciler, gerçek yüzlerini göstermezler.
-Bunları neden mi söylüyorum?
-Turist grupları içinde öyle tipler var ki, sıradan bir anıt, bir kule veya kale duvarı görünce adeta cinnet geçirir gibi fotoğraf makinelerine, kameralarına sarılan turist atraksiyonlarıyla bu yağmacılara tapınmaları insanı rahatsız ediyor.
-Bu tipik bir sürü psikolojisidir.

Lizbon’da Fado gecesi,
Fado, 19. Yüzyıldan günümüze kadar uzanmış bir halk, kısaca bir Portekiz halk müziği türüdür. Fadonun kelime anlamı kader veya alınyazısı olarak tercüme edilebilir.
Fado; balıkçı, kaşif ya da denizci olan sevgililerini, eşlerini denize uğurlayan, geri dönmesini umutla bekleyen Portekizli kadınların, geri gelmeyen, dönemeyen denizci eşlerine, sevgililerine, oğullarına karşı yaptıkları bir ağıt müzik türüdür. Bu nedenle fado, derin acıların, hüzünlerin, özlemlerin, nostaljinin, mutluluğun ve aşkın ifade edildiği bir müzik türüdür. Fado müziğini yorumlayanlara ‘fadista’ deniliyor.
Loş ışıklar altında yemeklerimizi yerken, yerel sanatçılar gitar eşliğinde sırayla üç ya da dörder şarkılarını icra ettiler.
Ben fado müziğini bizdeki arabeske benzetiyorum. İyi olan her şeye kendilerine yontan Avrupalıların bu müziğin kaynağınında Araplar olduğunu söylemekten nedense kaçınıyorlar.
‘Yaşamın kötü anlarının dile getirildiği, acılı ezgiler acısından Kuzey Afrika halk müziğine benzediğini, kimi müzik yorumcularının bu şarkı türünü Müslüman Araplarla ilişkilendirmeleri bence doğrudur’.
Akşam grup halinde çoluk çocuk yemekler yiyip içtik ve hüzünlü fado müziği ile gezimizi noktalayarak otelimize dönmeden önce, sahneye çıkan sanatçıların ayrı noktalarda seslendirdikleri gösteri tek kelime ile görülmeye değerdi.
Portekiz’de bir cins meşe ağaçından üretilen, ülkeye büyük oranda gelir getiren mantardan söz edildi. Acaba bizim ülkemizde bu mantara kaynaklık yapan meşe ağaçlarını üretmek mümkün olamaz mı?

Lizbon’dan ayrılarak İspanya’ya doğru yola koyuluyoruz, otobüsümüzle altı saatlik yoldan sonra yorgun olarak Sevilla’ya varıyoruz.
Sevilla, İspanya’nın güneybatı kesiminde Endülüs (Andalucia) özerk bölgesinin merkezi ve en büyük şehiri, Atlas Okyanusundan 87 km. kadar içeride Rio Guadelquivir nehrinin doğu yakasında kurulmasına rağmen, bugün şehrin tam ortasından geçen nehir etrafında oluşturulan parklar, kafeler ve yürüyüş yolları kentin can alıcı yerleri. Sevilla’da gezilecek yerler hemen her yer yürüme mesafesinde
Sevilla geçmişten de gelen bir kültür merkezi özeliğini Müslüman İspanya’nın başkenti olması ve buradan başka ülkelere özellikle de Amerika’ya düzenlenen keşif seferlerinin başlangıç noktası olarak önem taşımıştır.
Sevilla Avrupa’nın aynı zamanda en büyük üçüncü katedraline de ev sahipliği yapıyor. Cami olarak yapılan yapı, daha sonra kiliseye dönüştürülmüş olan Gotik tarzda yapılmıştır.
Kristof Kolomb’un mezarı bu katedralde bulunmaktadır.

Sevilla’daki ikinci günümüzde şehir merkezinden 150 km uzaktaki Ronda’ya gidiyoruz. Çok hafif tepelikler sağlı-solu uzanan tarlalar, özellikle zeytinlikler ve uzak yakın çiftlik evleri, köyleri geçerek Sierra Nevada dağlarına tırmanıyoruz. Zeytin ağaçlarının ormanlar gibi zenginliğinin yanında geçerken, bu yaygınlık çok özel bir görüntü veriyor. Asıl dikkat çeken; mevcut zeytin ağaçlarıyla yetinmeyip yol boyu gittiğimiz her yerde yeni zeytin fide ekimlerinin ekiliyor olması,
Muhteşem, tek kelime ile nefes kesen dağ manzaraları arasından geçip tepeye varıyoruz.
Ronda; Sierra Nevada dağları üzerinde kireçtaşı bir kanyonun iki tarafında, yüksek bir kayalık vadi ve bu büyük bir kayalıkların üzerine kurulumuş olan görülmesi gereken çok farklı bir yer.
Tarihi Roma İmparatorluğuna kadar uzanan Ronda, İspanyanın en eski ve en tarihi dağ kasabalarından biri. İspanyanın diğer bölge ve şehirlerrin tarihi gelişimini izlemiştir.
Ernnest Hemingway ve Orson Welles uzun yıllar Ronda’da yaşandıkları şeklindeki yazılar reklam kokan ve popüler kültürden kaynaklandığı söylenir. Yani söylenen kişiler buraya defalarca belki gelmişler ama yaşamamışlar. Hepisi o kadar.


Ronda tarihinin bir özelliği; Bu özelliğe nasıl baktığınız önemli, ilk boğa güreşlerinin yapıldığı yer. 1758 ‘de yapılmış arenası dikkat çekiyor. Tabiatı ve coğrafyası farklı. Ronda antik Roma döneminde yerleşilmiş ve tamamen savunma amaçlı olarak kayalıklar üzerine kurulmuş tipik bir kale kent. Üzerine kurulmuş olduğu kayaların yüksekliği, geçit vermemesi ve doğal yapılarından dolayı dışardan gelebilecek hiç bir saldırı güçünün 200 metre yükseklikteki kayalıklara tırmanmanın çok zor olması yerleşimde etken olmuş.
Yaşlı İspanyol rehber bize bölgenin ve şehrin yüksekliğini anlatırken,
‘Ronda’da kuşların sırtını görebilirsiniz’ yapması, ilk başta ironi gibi görünse de, Bu sözde gerçeklik payı var. Dağların tepesinde ve kayalıklar üzerine özünde savunma amaçlı kurulan Roda’nın ne kadar yüksek bir alana kurulduğunu anlatıyor.
Roda’nın daracık sokaklarını dolaştık,
Kayalardan kuşların sırtlarını kanatlarının genişliğini gördük, boğa kuyruğundan yapılmış ‘ rabo’ adı verilen yahniden yapılmış yemeklerinden yedik.
Yüksek bir kayalık vadi üzerine kurulu Ronda, Mağribi mimari özellikleri ile yapılarıyla, tarihi şehir bölgesiyle,köprüleri ve kendine özgü kültürü ile görülmesi gereken bir yer.
Rehberimizin anlatımına göre; İnebahtı savaşında Osmanlılara iki yıl esir hayatı olan Cervantes’in ilginç ve zor geçen yaşamını anlatmadan geçmek istemiyorum. iki yıllık esaretten sonra dönüşte korsanlara esir düşmüş. Beş yıl Cezayirde esir kalmış. Dünya klasiği olan Don Quijote adlı romanını Roda’da yazdığı söylenir.
Sevilla’ya tekrar dönersek; Amerika’dan gelen altın, gümüş gibi kaynaklarla çok zenginleşmesine rağmen, bu zenginliklerin Kardinallerin yoğun etkisi ile Hıristiyanlık ve din adına harcanması, İspanya’nın ekonomik olarak, yağmalamayla gelen zenginleri doğru değerlendirememesi sonuçu, o zamanın sömürgeci ülkelerine göre daha geri kalmasına neden olmuştur.

Gezimizin üçüncü durağı Cordoba,
Endülüs Emevilerinin başkenti, Dünya Miras Listesinde yer alan bu şehrin her noktası tarih kokuyor. Uzun yıllar Müslüman Arapların egemenliğinde kalmıştır. 10. yüzyılda dünyanın en gelişmiş şehirlerinden biri olan Cordoba; Sanat, kültür ve eğitim merkezi olarak bir çok kütüphane ve okullarıyla Endülüs Emevileri döneminde altın çağını yaşamıştır. 1236 yılında Katolik İspanyollar tarafından yeniden ele geçirilmiştir.
Codoba’ya şehriyle ilgili olarak yazmak istediğim ilginç notların başında; Endülüs Emevileri döneminde, önce cami olarak yapılan, daha sonradan kiliseye çevrilen Kurtuba Camisinden söz etmek istiyorum.
Mutlaka gezilip, görülmesi gereken ilginç bir camii’dir.
Endülüs Emevi devletini kuran I. Abdurrahman Kurtuba’da çok büyük bir cami yaptırmak istiyor. Yapılacak olan bu caminin Bağdat’ta bulunan Abbasi camilerden daha büyük, daha güzel ve daha ihtişamlı olmasını istiyor. O dönemde Abbasilerle Endülüs Emevileri arasında büyük çekişme ve çatışma dönemidir. Caminin yapımına 785 yılında başlandı. Cami on yılda tamamlandı. Fakat bundan sonra gelen her Emevi hükümdarları kendi dönemlerinde, yeni ilaveler yaptırarak, en son şeklini 990 yılında yani 205 yıl sonra son halini alıyor.
Endülüs Emevileri döneminde minarelerinin tepesinde nar şeklinde başlıklar bulunuyordu. Bu başlıklar mücevherler, inciler, zümrütlerlerle süslenmiş ve taş araları altın parçalarıyla örülmüştür.
Hırıstiyanlar 1492’de Endülüs Devletini yıkıp Kurduba’ya girince ilk iş olarak bu camiye saldırdılar. Camiye sığınan Müslümanları boğazladılar. Hırıstiyan krallar bütün Müslüman veYahudileri kılıç tehdidiyle hırıstiyan yaptılar ya da öldürdüler. Dinini değiştirmek istemeyenleri hemen öldürdüler. Korkunç bir etnik temizlik ve soykırım uyguladılar.
Bu katliamdan İspanyolların ellerinde kaçabilen Yahudiler Osmanlıya sığındılar. Bugün Türkiye’de yaşayan Yahudiler bu katliamdan kaçanların torunlarıdır.

Batı İslam Sanatının en etkili ve en büyük yapılarından biri olan Kutuba Camii Mezquitada yer almaktadır. Üç kez ilave yapılarak büyütülmüş olan 1013 sütunlu caminin içine 16. Yüzyılda 157 sütun yıkılarak, orta yerine katedral oturtulmuş ve bugünkü garip şekilli cami-kilise halini almıştır.
Kurtuba camii yapısı itibari ile Dünyanın en enterasan mimari yapısı ile en önemli ve en büyük camilerinden biri olarak kabul edilir.
İki inancın merkezi gibi olan bu kilise-cami yapı bugün kilise olarak hizmet vermektedir.
Kutuba ya da Cordoba şehrinin daracık küçük sokaklarında dolaşırken, bu sokaklarda kendinizi adeta bir çiçekler şehrinde hissedersiniz. Her sokağın kendine özgü bir yapısı var. Sokak duvarları, evlerin pencereleri çiçekli saksılarla süslenmiş güzel bir kent.
Guadalquivir nehri kenarında kurulmuş, verimli toprakların olduğu, etrafında Cordoba tepeleri Ciddi bir Arap mimari ve kültür etkilerinin devam ettiği her yerde çok net görülüyor. Camileri, medreseleri, hamamları ile Arap stili ile 500 yıl parlak bir dönemi geri bırakmasına rağmen etkisi devam ediyor.

Günün erken saatlerinde Cordoba’dan, Granada’ya giderken yol boyu sağlı solu uzak yakın göz alabildiğince uzanan zeytin ağaçlarında oluşan ormanları görüyoruz. Zeytin yağı üretiminde İspanyolların dünya çapındaki ekonomik ağırlıkları boşuna değilmiş.
Granada’nın şehrin kısa panoramik turundan sonra Arap çarşısı ve Albaizin semtini geziyoruz. Arapça Suk adı verilen alış veriş merkezleri çok ilginç.
Granada denince önce Al Hamra Sarayı akla gelir. Al Hamra Sarayı Granada’da bulunan üç tepeden en büyüğü olan, Güneş ve Aydınlık adıyla bilinen tepesine kurulmuştur..
Şehre hakim olan bu tepede; Etrafında savunma kalesi ve kale içinde saray olarak yapılmış Al Hamra.
Şehir uzun süre Arap etkisi, duvarlarda kullanılan kırmızı renk ve damlardaki kırmızı kiremitlerden dolayı kırmızı anlamına gelen Al Hamra birbiriyle bağlantılı sayısız odaları, salonları, avluları, fiskiyeli havuzları, çeşmeleriyle bir dünya harikası.

El Hamra ulaşması sorun, gezmesi apayrı bir sorun.
Granada’ya gittim demek yetmiyor, eğer El Hamra sarayını görmemişseniz Endülüs’e boşuna gitmişsiniz demektir.
Granada Sierra Nevasa ve Sierra Morea sıra dağları arasında yer alır. Bu dağlar nedeniyle özel bir iklime sahiptir. Granada’da hem Okyanus, hem de Akdeniz iklimini bir arada da görürsünüz.
Alhamra, tüm dünyadaki Ortaçağ İslam saraylarının en mükemmellerinden biridir.
14. yüzyılda, Grenada’nın Müslüman kralları tarafından güçlerinin zirvesindeyken inşa edilmiştir.
İsmi ”Kırmızı olan” anlamına gelir, çünkü çevresindeki koyu topraklar taşlarına kırmızımsı bir renk vermiştir
Alhamra’nın mucizesi onun gizemliliğidir.
Engizisyon sırasında tüm arşivler yakılıp kül edilmiştir. Burada hiçbir canlı hayatta kalmamıştır.
Ünlü fizikci Pierre Curie, 20. yüzyıl şunları söylemiştir. ”Müslüman Endülüs’te bize 30 kitap kaldı, atomu parçalayabildik. Şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı, çoktan uzayda galaksiler arasında geziyor olacaktık”.
Endülüs Emevileri öneminde dünyanın en önemli kütüphanelerinden bir haline gelen Grenada’daki kitaplar Babür-Remle meydanında 1 milyon cilt kitap yakılmıştır.

Alhamra, ortaçağ dünyasının harikalarından biridir. Endülüs’teki Müslüman eserlerinin çoğunun yakılıp yıkılmasına rağmen, katolikler buraya büyük oranda dokunmadılar.
Alhamra, sadece güzel bir binadan çok daha fazlasıdır. Bu kadar ahenkli olmasının belirli bir sebebi vardır.
Profesör Antonio Fernandez Puertas, hayatını Alhamra üzerinde çalışarak geçirdi.Ona göre; binanın tamamı, zemin planından duvar süslemesine kadar hersey tek bir orantıya dayalı.
”Her şey bu kadar mükemmeldir. Çünkü herşey orantının kontrolü altındadır’ der.
Bu binalarda bir sihir olduğunu farkediyorsunuz, çevrenizde fevkalade birşey olduğunu. Çok çok basit olan, zemin ile binaların yükseldiği yerdeki ilişkidir.
İşte o kadar basit.
Sultan, yeni saray inşa edilmesini emretti ve sarayı inşa etmek için kısıtlı bir alanı var. Batıya, doğuya ve güneye doğru kısıtlı alanı vardı.
Sonradan dahice bir şey yaptı, hem kullanışlı, hem de çok güzel olan bir şey.
Granada’nın sultanı, mimarlarından sarayın içindeki her bir alanı tek bir orantı serisine uyumlu getirmelerini istedi. Her biri diğeriyle ilişkili olan dikdörtgenler ailesi.
Eğer birbirleriyle orantılı dikdörgenler istiyorsanız, zemin aynı kalıyor, dikdörtgenin köşegenini alıyorsunuz, yukarı kaldırıyorsunuz ve birbiriyle orantılı dikdörtgenler elde ediyorsunuz.
Alhamra’nın tasarımındaki anahtar nokta, bir dikdörtgenin kenarı ve köşegeni arasındaki basit ilişkidir.
Eğer köşegeni bir başka dikdörgen yapmak için kullanırsak, sonra dikdörtgenin başka bir dikdörtgen yapmak için kullanırsak, devam eden dikdörtgen dizisi elde ederiz. Dördüncü dikdörtgen ilk dikdörtgenin büyüklüğünün iki katıdır.
Ve bu serideki köşegenler aslında 2,3,4 ve 5’in kare kökleridir.
Sihirli bir seri.
Yani tüm bunları bir dizi dikdörgen ve bir parç iple mi yaptılar?
Evet.
Bu gerçekten çok zekice.
Birbirine girişik alanlar ağının her bölümü, tüm avlular, koridorlar ve her sütunun yerleştirilmesi, bu orantı sisteminin çeşitli versiyonları kullanılarak tasarlandı.
Yükseltide de oran var.
Burada önce bir kare inşa ediyorsunuz ve onun köşegeni ile havaya kaldırıyorsunuz.
Bu özenle hazırlanmış sistemi hiçbirşey bozmuyordu.
Alhambra, estetik başarısı olduğu kadar, matematik başarısıdır.
Matematiksel ustalık; onu güzelliğine götüren yoldur.
Ama kimse bundan bahsetmiyor, herkes Alhambra’ya estetik gözle bakıyor.
Konsere gittiğinizde ve Mozart’ dinlediğinizde, Beethoven’i dinlediğinizde, Verdi’yi dinlediğinizde belki müzikten anlamıyorsunuzdur, ama sihirli bir şeylerin olduğunun farkına varıyorsunuz.
Bu da aynı şey,
Bunu hissediyorsunuz.
Alhambra o kadar büyüleyicidir ki, onu tarihle bağlantısı bir peri masalı sarayı olarak görmek çok kolaydır.
Ama bu saçmalıktır.
Bu saray, çok gerçek ve çok çesur bir tarihin ürünüdür.
Doğulu bir tarz, tarzdaki mekanı eski Arap romantizmiyle ilişkisini hissetmeden düşünmek imkansızdır.
Alhambra, güçünün zirvesindeyken Çin’den Afrika’ya topraklara hakim olan dini bir imparatorluk tarafından inşa edilmiştir.
Saray süslemelerinin her bir ayrıntısı bir tasarımın parçası gibi görünür, duvarların ve camların ağaç içine oyulmuş sıra sıra geometrik desenler.

Granada’ya gidilince Sacramonte gidilmesi şart olan bölgelerden biri olarak bilinir.
Alhambra’nın tam karşısında yer alan Sacramonte’de Granada’da yaşayan çingenelerin, beyaza boyanmış mağara evlerinde flamenko izleyerek keyifli ve ailece müthiş bir flemenko gösterisi, müzikler ve müziğe eşlik eden danslar çok ilginçti. Müzisyenlerin ve dansçıların enerjine hayran kaldık. Otelimize dönerken çok keyifliydik. Müzik ve dans ile dopdolu çok eğlenceli bir gece ile sonlandırdık.
Granada’da, içkisinden, danslarında ve geleneksel çingene motifleriyle bezenmiş bir İspanyol gecesi geçirmek istersniz? Cevap evet ise, Sacramonte harika bir seçim olacaktır.
Gösteriyi sunan dansçıların gösterdikleri üstün performans tek kelime ile ‘takdire şayandı’.
Gezinin son gününde soru sorma sırası Firuze’ye gelmişti.
-Endülüs derken coğrafi olarak nereyi anlıyoruz?
-Endülüs 711-1492 yılları arasında İber Yarımadasında, yani bugünkü İspanya ve Portekiz’in o zamanlar Arapların etkisi altında bulunan bölgelerine verilen isimdir.
-Arap ve de Berberi Müslümanlar İspanya’ya ne zaman geçtiler?
-Başkenti Şam’da olan Emevi Devleti, daha İslamiyetin ilk yüzyılı olan 7. yüzyılda Kuzey Afrikanın tümünü ele geçirmişti, Bir Berberi kumandan olan Tarık Bin Ziyad ve ordusu, 711 yılında Cebelitarık boğazını geçerek İber Yarımadasına geçti. O zaman İber yarımadası Vizigotların elindeydi ve başkentleri Toledo kentinde bulunuyordu. Tarık Bin Ziyad, Vizigot kralı Rodrigo’yu ağır bir yenilgiye uğrattı. Vizigot krallığı parçalandı ve bütün İber yarımadası kısa bir süre içinde Müslümanların eline geçti.
-Tarık Bin Ziyad’ın Cebelitarık boğazını geçerken gemileri yaktırdığı söylenir,
-Savaşta askerlerin kaçmaması için, geri dönüş olasallığını kaldırmak üzere kendi gemilerini yaktırdığı belirtilir. ”Arkanız deniz gibi düşman, önünüz düşman gibi deniz, geri dönemezsiniz, savaşmaktan başka şansınız yok, ya bu savaşı kazanırsınız ya da hepimiz burada ölürüz’ demiştir. Geriye dönüşün olmadığını anlatan bu kararlılık Müslümanlara savaşı kazandırtmıştır.
-Endülüs Emevi devleti ne zaman kurulmuştur?
-711 yılından 750 yılına kadar Endülüs, Emevilerin gönderdiği valiler tarafından yönetildi. Endülüs Emevi Devletinin kurucusu olan Abdurrahman, Şam’daki Emevi devletinin yıkılması üzerine Filistin’e kaçtı. Daha sonra uzun süren bir yolculuktan sonra Mısır yoluyla Fas’a geçti.Kuzey Afrika’da bir hayli dolaştıktan sonra Endülüs’e ulaştı.
-Abdurrahman Endülüs’e geldiği vakit o günkü vali ve yöneticiler ne yaptılar?
-Abdurrahman Endülüs’e geçtikten bir müddet sonra, Yemen’den gelen ve Endülüs’e yerleşen Arap kabileleri etrafında toplamayı başardı. Endülüs valisi Yusuf El-Fihri ile yaptığı savaşı kazandı. Sistemli ve planlı bir şekilde Endülüs’ü ele geçirdi. 756 (H.139) yılında Kurtuba şehrine girerek Yusuf El-Fihri’nin idaresine son verdi ve Emevi emirliğini kurdu. Endülüs’ün Şam’a yani Abbasilerle bağlılığını kopararak bağımsız oldu.
-Endülüs Emevilerinden önce Emeviler vardı, peki Emeviler kimdir?
-Doğru bir soru; kısaca anlatayım, Hz.Muhammed peygamber efendimizle başlayan İslam tarihinde, Dört halifeden sonra İslam Devletinin başına gelen hanedana verilen addır. Dördüncü Halife olan Hz.Ali’nin şehit edilmesi üzerine İslam Devletinin başına Muaviye geçti. Hz.Ali şehit edildikten sonra Kufe’liler, Hz.Ali’nin oğlu Hz.Hasan’ı halife seçtiler. Buna karşın Muaviye’de Şam’da halifeliğini ilan etti. Müslümanlar arasında kan dökülmesini istemeyen Hz.Hasan, Muaviye ile anlaşarak halifelikten çekildi.Yapılan anlaşmaya göre Muaviye’den sonra yerine herhangi birini halife tayin etmeyecekti. Bu anlaşmadan sonra Medine’ye giden Hz.Hasan, zehirlenerek öldürülecek. 680 yılında Muaviye ölünce oğlu Yezid halifeliğini ilan etti. Yezidin halifeliğini kabul etmeyen Küfeliler, Hz. Ali’nin küçük oğlu Hz.Hüseyin’i halifeliğe getirmek için Kufe’ye çağırdılar. Yezid’e biat etmeyen ve halife ilan edilen Hz.Hüseyin 10 ekim 680’de Kufe’ye giderken ailesi ile birlikte Kerbela’da şehit edildi. Müslümanlar arası bölünme, çatışma ve müsibetler bu dönemden itibaren başladı ve günümüze kadar devam etti. 662 yılında başlayan Emevi salanat devresi 750 yılında Halife III.Mervan döneminde Ebu Müslim Horasan önderliğinde İran ve Türklerden oluşan ordular tarafında Emevi egemeliğine son verildi ve Emevi Hanedanın yakalayabildiği bütün üyelerini öldürttü.Bu kıyımdan canını kurtarabilen I. Abdurrahman, İspanya’ya giderek Endülüs Emevi Devletini kurdu ve kendini Emevi emiri ilan etti.
-Endülüs’te Emeviler kaç yıl hüküm sürdüler?
-1492’de Beni Ahmer Devletinin yıkılışı ile İspanya’daki 781 senelik İslam ve Emevi egemenliği sona erdi.
-Gezi sırasında müdeccenlerde bahsedildi, ne alama geliyor?
-15. yüzyılan itibaren İspanyolların geri aldığı Endülüs şehirlerinde anlaşmalar çerçevesinde yaşamaya devam eden müslümanlar için kullanılan bir deyim.
-Endülüs Emevi devletinin yıkılmasından sonra geride kalan müslümanlara ne oldu?
-1500 yılından engizisyon mahkemeleri işkenceye varacak zulümlerle Müslüman nüfusa kıyım ve katliam yaparak yok ediliyorlar. 1570 yılına kadar müslümanlar küçük direniş gruplar kurarak yer yer direnmişlerdir.O dönemin cihan devleti olan Osmanlılardan istedikleri yardımlar buradaki Müslümanlara ulaşmamıştır.
-Hırıstiyan kralları Endülüs’te tekrar egemenlik sağlamaları nasıl oldu?
-Müslümamlar arasında iç savaş ve iktidar kavgası, Berberilerin isyanı ve Kuzey Afrika’ya geri dönmeleri, Endülüs evletinin kendi içlerinde bir yığın beyliklere bölünleri. Müslüman sultanlar kendi aralarında savaşırken İspanyollardan yardım aldılar ve işbirliği yaptılar. Müslümanlar zayıflayınca İspanyollar Asturias krallığını kurdular. Hırıstiyan dünyası bu krallığa yardım ve destek oldular. Kısa zamanda Müslümanlar feth ettikleri toprakların yarısını Hırıstiyan krallara terk etmek zorunda kaldılar. Cesaretlenen Hırıstiyanlar, Müslümanların İspanyadan atılması için bir hedef ve ideale sahip oldular. Endülüsün yıkılışında dini bütünlük kayboldu, merkezi otorite yok oldu. Güçlü ordu ortadan kayboldu. Endülüs Müslümanları yorgun düştü. Endülüs Müslümanlarının dini, milli, sosyal ve kültürel dokuları kaybolmaya başladı.
O dönemde Endülüste iki milyona yakın müslüman nüfusun yaşadığı tahmin ediliyor. 1570 yılından sonra Hırıstiyan krallar, Papalığın teşvikiyle müslümanları tamamen sürmeye ve yok etmeye karar veriyorlar. Önnce gemilerle Müslümanları Fas’a, Kuzey Afrika’ya taşıyorlar. Kendi gemileri yetmiyor, başka gemiler kiralıyorlar. Bu gemiler yükledikleri Müslümanları denize açılıp gözden kaybolduktan sonra öldürüp, denize döküp, tekrar tekrar gelip aynı işlemleri yaparak bir milyondan fazla Müslüman’a soykırım uygulamışlardır. O dönemde dünya nüfusuna göre bir milyon insan ne kadar çok olduğunu tahmin etmek hiçte zor değil. Sonçta bu çok büyük bir soykırım, çok çok büyük bir müslüman katliamı.
Bu büyük katliamları Papa’nın, Kardinalerın teşviki ve desteği ve haçlı mantığı ile yaptıklarını da unutmamak gerekir.
-İspanya kralı III.Felipe 22 eylül 1609 tarihli bir fermanla, 1610-1614 yılları arasında müslümanları İspanya’dan kovdu. Çoğu cami, kümbet, medrese, köşk, saray ve eşsiz yapılar yıkıldı veya tahrip edildi. Müslümanlar kadın, çocuk farketmeksizin katledildi veya İspanya dışına göç etmeye zorlandı. Böylece müslümanların İspanya’daki izi büyük oranda silinmiş oldu.
-Endülüs Emevi Devletinin yıkılış sürecine etki eden en önemli faktörler nelerdir?
-Arapların, sosyal yapılarında dikkat çeken en önemli faktör, muhtelif kabilelere ayrılmış olmalarıdır. Bu yapıda nihai bağlılık unsuru olarak öne çıkan kabile anlayışı, özünde kendinden olmayan herkesi dışlayıcı, parçalayıcı bir mahiyet ve özelliğe sahiptir. Bundan dolayıdır ki; bedevi kendi kabilesi dışında hiç bir beşere eğilmemiş, dolayısıyla devlet kavramını idrak edememiştir. Araplar, daha çok ‘Eyyam’larıyla yani kendi aralarında gerçekleşen kabile çatışmalarıyla meşhur olmuşlardır.
Araplar genelde islamın getirdiği eşitlik anlayışını bir tarafa bırakıp, arapları öne geçiren bir politika izlemeleri, İslam coğrafyasında Araplarla Arap olmayan müslümanlar arasında çatışmalara neden olmuştur. .Araplar, Arap müslüman olan diğer halklara ‘mevali’ diye hitap ederler.
Endülüs’ün fethini gerçekleştiren İslam ordusu, Araplar ve Berberilerden oluşuyordu. Mevali siyasetinin temel sonucu olarak Kuzey Afrikada Berberilerin 741 yılında Araplara karşı topyekün isyan etmesi, çok geçmeden Endülüs’e de sıçradı. Araplar ve Berberiler arasındaki kanlı çatışmalar sonrasında, Araplar Berberilere karşı büyük katliamlara giriştiler. Bu gelişmelerin sonucunda özellikle İspanyanın kuzeyine yerleşen Berberi kabileleri, kafileler halinde Kuzey Afrika’ya göç ettiler.
Berberilerin Kuzey Afrika’ya göçmelerini fırsat bilen İspanyollar, 750 yılında bağımsız Asturias krallığını kurdu. İlerleyen zaman içerisinde bunu Navar krallığı ve Barselona Kontluğunun kuruluşu izledi.
711-715 yılları arasında tamamen müslümanların hakimiyetine giren İspanya, yani Endülüs, kuzeyi hıristiyanların, güneyi ise müslümanların egemenliğinde olmak üzere ikiye bölündü.
Bundan sonra iki taraf arasında sekiz asır sürecek ve neticede müslümanların hezimetiyle kapanacak kanlı bir mücadele süreci başladı.
12 Temmuz 2016

CategoryGezi Notlarım

iletişim        +90 (212) 571 57 97 +90 (535) 713 02 77