Depresif bozuklukların etyolojisinde rol oynayan etkenler; Psikososyal etkenler ve  Biyolojik etkenler olarak ayrılabilir.

Psikososyal etkenler

Yaşam olayları, Anne ya da babanın 11 yaşından önce kaybı, daha sonra depresyon gelişebileceğinin öngörülmesini sağlayan en önemli yaşam olayıdır. Bir kişinin çocuğunu ya da eşini kaybetmesi ise depresyonun başlamasına neden olabilecek en önemli çevresel stres kaynağıdır.

Psikanalitik kuram, Freud’a göre, yaşamın ilk yıllarında kişilerarası ilişkilerden kaynaklanan düş kırıklıkları (sözgelimi kardeşinin daha çok sevildiğini düşünme), erişkinlik yaşamında ambivalan sevgi ilişkilerinin doğmasına yol açarak depresyona yatkınlık sağlar. Erişkinlik yaşamında da gerçek kayıplar ya da kayıp tehditleriyle karşılaşma depresyonu tetikler. Depresyona yatkın kişiler oral bağımlı kişilerdir ve sürekli bir narsistik doyum arayışı içindedirler. Sevgisiz kalmaları, ilgisiz kalmaları onları klinik olarak depresyona sokar. Gerçek bir kaybı yaşadıklarında da yitirdikleri nesneyi içselleştirirler, introjekte ederler ve öfkelerini içselleştirdikleri nesneye, dolayısıtla kendilerine yöneltirler.

Nesne ilişki kuramı, Melanie Klein, depresyonun  etyolojisinde nesne ilişkileri üzerinde duran ilk analistir. Normal olarak bebek zaman zaman nefret ettiği annesinin (engelleyen, ”kötü” nesne) ve sevdiği annesinin (ödüllendiren, ”iyi” nesne) bir ve aynı kişi (”bütün” nesne) olduğunu öğrenir. Böylece bu normal çocuk, tutarlı bir benlik algısının temeli olan ”içsel iyi bir nesne” algısını geliştirir. Böyle bir çocuk erişkin olunca ağır depresyonlar geliştirmeye eğilim göstermez. Ancak çocuk bu iki ”parça nesne”yi (iyi ve kötü) bütünleştiremezse, yaşamını daha sonraki evrelerinde depresyon geliştirmeye yatkın olur. Klein’in adlandırışıyla ”infantil depresif durumu” aşamamış olarak yaşar.

Öte yandan Bibring, depresyonun içe yönelmiş agresyonla herhangi bir ilişkisi olmayan ”birincil bir duygudurum” olduğunu öne sürmüştür. Depresyonun ülküler ve gerçeklik arasındaki gerginlikten kaynaklandığını düşünmüştür. Ona göre, narsistik beklentilerin  olduğu üç alan kişinin davranışları için bir standart olarak kabul edilmektedir. Değerli ve sevilen biri olmak, güçlü ve üstün biri olmak, iyi ve seven biri olmak. Egonun bu standartları tutturabilmesiyle ilgili gerçek ya da imgesel yetersizliğininin farkında olması depresyona yol açmaktadır. Sonuç olarak depresyondaki kişi kendisini çaresiz ve güçsüz olarak hissetmektedir. Bbring, benlik saygısını düşüren herhangi bir narsistik engellenme ya da yaralanmanın klinik depresyonu tetikleyebileceğini ileri sürmüştür.

Biyolojik etkenler

Yapılan çok sayıda çalışmada, duygudurum bozukluğu olan  hastaların kanlarındaki, idrarlarındaki ve beyin-omurilik sıvılarındaki (BOS) biyojenik amin metabolitlerinin  (3-metoksi-4-hidroksifenilglikol [MHPG], 5-hidroksiindolasetik asit [5-HIAA] ve homovanilik asit [HVA] gibi) çeşitli bozukluklarının olduğu gösterilmiştir. Elde edilen bu veriler, duygudurum bozukluklarında biyojenik aminlerin  heterojen  bozukluklarının  olduğu varsayımı ile uyumludur.

Biyojenik aminler, Duygudurum bozukluklarının patofizyolojisinde en çok yeri olduğu düşünülen biyojenik aminler norepinefrein ve serotonindir. Hayvan modellerinde, etkinliği gösterilmiş olan bütün somatik antidepresan tedavilerin, uzun süreli bir uygulamadan sonra postsinaptik beta-adrenerjik ve 5-hidroksitriptamin tip 2 (5-HT2) reseptörlerinin duyarlılığında azalma yaptıkları saptanmıştır. Hayvan modellerinde gözlenen bu geçici reseptör değişikliklerinin geçmesi gereken 1-3 haftalık süre birbirleriyle aşağı yukarı çakışmaktadır. Duygudurum bozukluklarında norepinefrin,  serotonin  ve dopaminin yanı sıra asetilkolin bozuklukları da olabilmektedir.

Norepinefrin, beta-adrenerjik reseptörlerin duyarlılığında azalma (down-regülasyon) olması ile klinikte elde edilen antidepresan yanıtlar arasında karşılıklı bir ilişkinin olması depresyonda noradrenerjik sistemin doğrudan rolünün olduğunu gösteren en önemli kanıttır. Öte yandan presinaptik alfa2-adrenerjik reseptörlerin de depresyonda yerinin olduğu düşünülmektedir, çünkü reseptörlerin uyarılması salıverilen norepinefrin miktarında azalmaya neden olmaktadır. Presinaptik alfa2 reseptörlerserotonerjik nöronlarda da yer almakta ve salıverilen serotonin miktarını düzenlemektedir.

Serotonin, Serotonine özgü gerialım inhibitörlerinin depresyonun tedavisinde ileri derecede etkili olması depresyonun patofizyolojisinde yeri olan biyojenik amin nörotransmtterler arasında en önde gelenin serotonin olduğunu düşündürmektedir. serotonin eksikliği depresyona zemin hazırlamaktadır. İntihar girişiminde bulunan bazı hastaların BOS’larında serotonin  metabolitlerinin düşük düzeylerde, trombositlerdeki serotonin geri alım yerlerinin de düşük konsantrasyonlarda olduğunun  bulunmuş olması depresyonunortaya çıkmasında serotoninin ne denli önemli olduğunun diğer  kanıtlarıdır.

Dopamin. Yapılan çalışmalardan elde edilen veriler dopamin aktivitesinin depresyonda azalmış, manide artmış olabileceğini düşündürmektedir. Rezerpin gibi dopamin kontrasyonlarını azaltan ilaçlar ya da Parkinson hastalığı gibi yine dopamin konsantrasyonlarının azalmasına yol açan hastalıklar depresif semptomlara neden olmaktadır. Dopamin konsantrasyonlarını artıran tirozin, amfetamin, amineptin ve bupropion gibi ilaçlar da depresyon semptomlarını azaltmaktadır. Mezolimbik dopamin yolağının depresyonda işlev bozukluğu gösterdiğine ve dopamin tip 1 (D1) reseptörünün  depresyonda hipoaktif olduğuna ilişkin son zamanlarda ileri sürülen iki kuram daha vardır.

Nöroendokrin düzenleme. Duygudurum  bozukluklarında yeri olan en önemli nöroendokrin eksenler adrenal, tiroid ve growth hormon eksenleridir.Bunların yanı sıra sıra duygudurum  bozukluğu olan hastalarda gösterilmiş olan  diğer nöroendokrin bozukluklar, melatoninin nokturnal sekresyonunun azalması, triptofan uygulanmasıyla prolaktin salıverilmesinin azalması, folikül stimüle edici hormon (FSH) ve luteinizan hormonun (LH) bazal düzeylerinin azalması ve erkeklerde testoteron düzeylerinin azalmasıdır.

Adrenal eksen. Depresyonda kortizol hipersekresyonu vardır. Yapılan  birçok çalışmada depresyondaki hastaların  yaklaşık yarısının  kortizolün sentetik  analoğu olan deksametazonun tek dozuna (deksametazon supresyon testi-DST) normal kortizol supresyonu yanıtı vermediği gösterilmiştir. Öte yandan, uygulanan tedaviye alınan klinik yanıtla birlikte DST’leri normalleşmeyen depresif hastaların rölaps olduklarının daha yüksek olduğu bulunmuştur. Ancak deksametazon  supresyon  testinin  depresyona özgl olmayışı, diğer bir deyişle, diğer birtakım tıbbi ve psikiyatrik durumlarda da pozitif sonuçlar alınması kullanım alanını daraltmaktadır.

Tiroid ekseni. Major depresif bozukluğu  olan hastaların yaklaşık üçte birinin tirotropin-releasing hormonu (TRH) (protirelin), tirotropin (tiroid stimule edici hormon (TSH) salıverme yanıtı vermediği gösterilmiştir.

Growth hormonu. Depresyondaki hastalarda uyku, growth  hormon salıverilmesini uyarmamaktadır. Yine bu hastalarda klonidin uygulanmasının  ardından  growth  hormon sekresyonunda beklenen artmanın  olmadığı gösterilmiştir.

Nöroanatomik görüşler. Duygudurum bozukluklarının belirtileri ve biyolojik araştırma bulguları, duygudurum  bozukluklarının limbik sistem, bazal ganglionlar ve hipotalamusun patolojilerinden kaynaklandığı kuramını desteklemektedir. Bazal ganglionların ve limbik sistemin nörolojik bozukluğunda depresif belirtiler görülmektedir. Limbik sistemle bazal ganglionlar bağlantılıdır ve duyguların oluşumunda limbik sistemin önemli bir rolünün olduğu ileri sürülmektedir. Diğer yandan depresyondaki hastaların uyku, iştah ve cinsel davranış değişikliklerinin olması ve endokrin,immünolojik vekronobiyolojik ölçümlerdeki değişiklikler bu hastalarda hipotalamusta bir işlev bozukluğunun olduğunu düşündürmektedir. Depresyonda görülen kambur duruş, motor yavaşlama ve minör kognitif bozukluklar, Parkinson hastalığı ve diğer subkortikal demanslar gibi bazal ganglion bozukluklarında görülen belirtilere benzerlik gösterir.

Write a comment:

You must be logged in to post a comment.

iletişim        +90 (212) 571 57 97 +90 (535) 713 02 77