Genetik Temeller

İkiuçlu bozuklukta genetik bir geçişin önemi çeşitli çalışmalarla ortaya konmuştur. İkiuçlu-I bozukluğu oranı 1. derece akrabalarda kontrollara göre 8-10 kat artmıştır. Bu oranın akrabalık derecesi yakınlaştıkça yükseldiği de saptanmıştır. Anababadan birisi ikiuçlu-I bozukluğu gösteriyorsa çocukta aynı bozukluğun ortaya çıkma riski % 25, ikisi de hastaysa çocukta bir duygudurum bozukluğunun görülme riski % 50-75’tir. Monozigot ikizlerden birisi ikiuçlu-I ise diğerinde görülme riski S 33-90, dizigotlarda bu oran % 5-25’tir. Evlât edinme çalışmaları, az sayıda olsalar da, bu bulguyu destekler niteliktedir. Duygudurum bozukluklu çocuğun biyolojik anababasındaki hastalık oranı, evlât edinen anababadan yüksektir. Ayrıca biyolojik anababası duygudurum bozukluğu gösteren çocuklardan, evlât edinilmişlerle anababası yanında kalanlar arasındaki duygudurum bozukluğu riski benzer bulunmuştur. İkiuçlu-II ve siklotimik bozukluğu için de 1. derece akrabalarda kontrollardan yüksek bir ikiuçiu-I, H, majör depresyon ve madde kullanım bozukluğu riski bildirilmektedir. Moleküler biyoloji çalışmaları 5r 11 ve X kromozomları ile ikiuçlu-I bozukluğu arasında bazı ilişkiler bildirmişse de, şimdilik belli bir gen ile duygudurum bozuklukları ilişkisi ortaya konamamıştır.

Biyokimyasal Temeller
Beyin biyojenik aminlerinde tükenmeye neden olan rezerpinin depresyon yaratıcı olabilmesi ve antidepresan ilaçların beyin aminlerinde aktivite artışı yaratması verileri, depresyonun altında bu aminlerin aktivite azalmışlığının yattığı varsayımına yol açmıştır.Bu açıdan incelenen serotonin (5-HT), noradrenalin (NA), dopamin (DA), asetilkolin (ACh) arasında, serotonin ve bir ölçüde de noradrenalin ön plana geçmişse de, bulgular çelişkili kalmaktan kurtulamamıştır. Serotonin metaboliti 5-hiclroksi- indol-asetik asit (5-HIAA) bir bölüm depresif hastanın beyin omurilik sıvısında (BOS) düşük bulunarak, azalmış bir serotoninerjik aktiviteyi desteklemiş ancak, bu tüm depresif olgulara yaygınlaştırılamamış- tır. Üstelik, sonraki araştırmalar bu bulgunun depresyonun kendinden çok, özkıyım eğilimi (suisidal eğilim), impulsivité ve dürtü kontrolü, aynca anksiyete ile ilişkili olabileceğini düşündürmektedir. Sonraki yıllarda reseptör duyarlılığı ve işlevlerine yönelik çalışmalar da benzer sonuçlar vermiştir: Depresyonda serotonin hipoaktivitesi oldukça tutarlı bir bulgu olsa da bunun nedensel bir etken olarak yorumlanmasında güçlükler vardır. Ayrıca, serotonine değgin bulgulann depresif epizoddan sonra da sürmesi, bunların ‘durumsar değil, ‘kişisel-yapısal’ bir özelliği yansıttığını akla getirmektedir. Yani serotonerjik hipoaktivite depresyondan çok, ona yatkınlığı gösteriyor olabilir. Depresif bozuklukların bir bölümünde 5-HT, diğer bölümünde NA aktivitesinin azalmış olduğu varsayımı da doğrulana- mamıştır. NA üzerindeki çalışmalar, noradrenerjik bir hipoaktivitenin ikiuçlu I bozuklukları için geçerli olabileceğini düşündürmektedir. Ancak majör depresif bozukluk (unipolar depresyon) için bu veriler çelişkili olup, bu tip bir grup hastada tersine, noradrenerjik bir aşırı aktivite kanıtlan saptanmaktadır. Bu aktivite artışının altında kolinerjik bir hiperaktivitenin olabileceği ileri sürülmüştür. Manik hastalar üzerindeki çalışmalar, bu hastaların incelenmeye pratik olarak uygunsuzluğu nedeniyle çok az olmakla birlikte, katekolaminerjik bir aşırı aktiviteyi ve belki seronerjik bir aktivite düşmesini destekler niteliktedir. Bu durumda şöyle bir spekülasyon geliştirmek olası görünmektedir: Serotonin hipoaktivitesi genel bir ‘duygudurum bozukluğuna yatkınlığı’ temsil etmekte; noradrenerjik bir aktivite azalması iki uçlu depresyonu, kolinerjik ve noradrenerjik aktivitenin artışı ise tekuçlu depresyonu yaratmakta, oysa 5-HT hipoaktivitesi sürerken katekolaminerjik, yani NA (noradrenalin) ve DA (dopamin)’de, bir hiperaktivi- tenin buna eklenmesi maniyi yaratmaktadır. Ancak, tüm bu açıklamalar yeterince doyurucu olmadığı ve fazla basite indirgeme gibi görünebileceği için, birçok araştırmacı ‘beyin kimyasal ileticileri arasındaki dengenin bozulmasının duygudurum bozukluklarının temelini oluşturduğu’ görüşünü daha genel ama daha inandırıcı bir açıklama saymaktadır.


Tüm biyolojik varsayımlar birlikte ele alındığında ise, manik depresif hastalığın sirkadiyen ritmi düzenleyen sistemlerdeki genetik bir defektle ilişkili olması gerektiği ileri sürülmektedir. Bu varsayımın dayanakları şöyle sıralanabilir: (1) Her epizodla, sonuçta bir platoya ulaşana kadar, döngü uzunluğunun kısalması. (2) Manik depresif olgularda saptanan ışığa karşı duyarlılık artmasının
epizodlara sınırlı değil, süren bir biyolojik karakter özelliği taşıması. (3) Bazı ikiuçlu IH mevsimsel özelliğin görülmesi. (4) İkiuçlu bozukluk ve sirkadiyen ritm bozukluklarında ¡9 ve 8 işlev bozukluğu kanıtlarının yaygın olması. (5) Duygudurum bozukluğu epizodlarında uyku bozulma nın yaygın oluşu.
Psikososyal Etkenler ve Psikodinamik Açıklamalar
Duygudurum bozuklukları için önerilen ‘duyarlılaşma’ modeli, ilk epizodların genellikle bir ; çevresel stres sonrası ortaya çıkması, ancak daha sonraki epizodlara böyle bir olayın eşlik etmesinin azalması gözlemine dayanır. Böylece stresin, beyinde, çeşitli biyokimyasal sistemlerde uzun süreli ya da belki nöronal kayıp şeklinde bozukluklar yaratarak, psikososyal stresörlere duyarlılık yarattığı ‘ düşünülmektedir. Bu duyarlılığın ilk dönem epizodların ortaya çıkmasında önemli bir rol oynadığı, ancak daha sonra bunun yerine, geçirilmiş epizodun yarattığı bir duyarlılaşmanın geçtiği ve gidişin otonomik bir özellik kazandığı ileri sürülür. Yani epizod epizodu doğurmaktadır, Eğer bu varsayım doğru ise, erken bir koruma tedavisinin hastalığın gidişini büyük ölçüde değiştirebileceği umulabilir.
Duygudurum bozukluklanna ilişkin psikodinamik kuramlar genelde depresyonu açıklamaya yöneliktir. Mani ise bazen, altta yatan depresyona karşı bir savunma olarak sunulur. Melanie Klein, maninin başkalarını idealize etme, agresyon ve yıkıcılığını yadsıma ve kayıp sevgi objesini restore etme amaçlı bir savunma işleyişi olduğunu ileri sürer.

iletişim        +90 (212) 571 57 97 +90 (535) 713 02 77