Bedenimizdeki sağlıklı ve hastalıklı hücre dengesi, hastalıklar lehine bozulduğu zaman, bedenimiz yaşlanır ve hastalanır. Yaşlanmayı durdurmak bu istenmeyen dengeyi değiştirmek anlamına gelir.

Kuramsal olarak, bu süreç için uygun koşulları yaratmamız halinde, hücrelerimiz yedi yıllık bir süreç içinde kendilerini tümüyle onarma yeteneğine sahiptir.
Bilim, sağlığımızın yüzde 15’ini ebeveynlerimizden kalıtım yoluyla aldığımızı, diğer yüzde 15’i doktorların etkileyebileceğini ama geri kalan yüzde 70’inin tamamen hayat tarzımıza bağlı olduğunu gösteriyor.
Babam, amcam ve kardeşimi ‘kalın bağırsak kanserin’den kaybettim. İki amcam da prostat kanseri tanısı ile ameliyat oldular. Dedem prostat kanserine bağlı hastalıktan vefat etti. Büyük dedem Sadık Ağanın zamanında bölgede doktor olmadığı, teşhis konulamadığını ama uzun süren karın ağrısı şikayetleri sonucu acılar içinde vefat ettiği söylenir.(Büyük dedenin muhtemelen kalın bağırsak, pankreas ya da prostat kanserine bağlı bir ölüm olabilir).
Anlayacağınız aile de yüklü, çok yüklü bir kanser riski var.
Bu kanser riski beni elbette çok korkutuyor.
Bilim sağlığımızın yüzde 15’ini ebeveynlerde kalıtım yoluyla etkilediğini bir önceki satırda açıkladım. Aileyi incelediğim vakit yüksek orandaki kanser vakalarını kalıtım yoluyla açıklamak yetersiz kalıyor. Bunu ancak yıllar boyunca aynı yaşam tarzından, aynı beslenme biçiminde büyük oranda etkilediğini ya da kaynaklandığını düşünüyorum.
Doktor olmama rağmen babamın, amcamın ve kardeşimin hastalıklarında onları izleme dışında elimde bir şey gelmiyordu.
Kardeşime kanser tanısının konulduğu zamandan beri, her üç yıl ara ile düzenli kolonoskopi tetkikleri yaptırıyordum. İlk iki tetkikte bir sorun yoktu.Tetkikler normaldi.Sekiz ay önce yaptırdığım son kolonoskopi tetkikinde iki adet ‘lenfoid folikül polip’ alındı, elbette bu rapor sonuçta beni psikolojik olarak olumsuz etkiledi.
Dünyaya kazık çakacak bir halim yok.
Elbette bir gün bende öleceğim. Ama sürünmeden, ağrı ve işkence çekmeden ölmek isterim.
Aklımda iki soru var.
1-Kanser bizim ailede, bu kadar yüksek oranda görülmesi, acaba genetik bir hastalık mı?
2-Kanser bizim ailede beslenme tarzından oluşan, vücudun gösterdiği genetik bir reaksiyon mu?

Gastroenterolog meslektaşlarıma,
‘Ne yapmalıyım?’ diye sorduğumda, hepsinin cevapları aşağı yukarı aynı oluyordu.
‘Ali bey, kolon kanseri riski sizin ailede genetik, iki ya da üç yıl aralıklarla kolonoskopi yaptıracaksın, polip varsa onları alacağız, böylece polipler kanserleşmeden müdahale etmiş olacağız, normal bir hayat sürersiniz’ diyorlardı.

Son beş-altı yıldan beri belirli aralıklarla, bazen sağ, bazen de sol gözümün kan çanağına dönüşünü izliyordum. Bu durum insana çok ürkütücü gelir.
Göz doktoru meslektaşlarım bu olayı arkasında söyledikleri şey;
‘Ali bey, göz damarlarınızın kalitesi iyi değil, kolesterolunuza dikkat edin’
tavsiyeleri dışında bir şey yapamıyorlardı.

Yine son on yıldan beri zaman zaman kalp atışlarımda düzensizlikler, tansiyonda düzensizlikler, uzun yürüyüşlerden sonra göğsümde daralma ve sıkıntı yaşıyordum. 2013 yılında koroner anjiografi yaptırdım.
Sonuç; Yan Dal Hastalığı ‘RPD distalinde %80-90 darlık mevcut’. İlaç tedavisi düzenlendi, Kardiologlar bana;
‘Ali bey, ilaçlarını düzenli kullan, yemene ve içmene dikkat et’ şeklinde tavsiyelerde bulunuyorlardı.

Sık sık idrara çıkma, idrar yapmaya başlarken zorlanma, mesanenin tam olarak boşalmadığı hissi, idrar akışında zayıflama şikayetleri bir prostat büyümesinin göstergesidir. Bu sorunlar gittiğim meslektaşlarım ilaç kullanmamı ya da ameliyat olmamı istiyorlardı.
Anlayacağınız çoklu başlangıcı olan değişik rahatsızlık ve hastalıklarla yaşamaya çalışıyorum.
Tüm bu yaşadığım rahatsızlıkların bir nedeni olmalı diye düşünüyorum.
Kalp için kalp ilacı, tansiyon için tansiyon ilacı, prostat için prostat ilacı vermek çözüm mü?
Bence değil!
Her rahatsızlığın altındaki nedeni araştırmak gerekir.

Hipokrat’a göre, ‘Pek çok hastalık bedenimize ağız yoluyla girer’ demişti. Her zaman olduğu gibi acaba haklı mıydı?

Bedenimiz hücrelerden meydana gelir.
Hücreler dokuları, dokular organları oluşturur.
Organlar da organ sistemlerinin (sinir sistemi, iskelet sistemi, sindirim sistemi vb.) parçalarıdır ve bütün sistemler birbirleriyle sıkı ilişki içindedir. Hücreler gıdalarını kandan alır.Kan da enerji, iz elementler, hormonlar ve ve vitaminlerce doygun olduğu sürece hayatın sürmesini sağlar. Sağlıklı hücrelerin, kemiklerin ve derinin oluşmasını, saç ve dişlerin büyümesini yalnızca zehir içermeyen kan sağlayabilir.
Doğa insanları öyle bir biçimde yaratmış ki her saniye ölen eski hücrelerimiz kadar yeni hücreler oluşur. Sürekli zehirlenen bir bedende yeni hücrelerden daha çok eski hücre bulunur. Bu tür sağlıksız bir dengesizlik, yaşlandıkça hastalıklara ve bedenimizde bozulmalara neden olur.
Evrim. iki deliği olan tek hücreli bir organizmayla başlamıştır. Deliklerden biri besinleri almaya, diğeri de atıkları dışarı boşaltmaya yarar. Eğer atıkları boşaltma işleminde aksaklık olursa, hücre ölür. Bu çok basit, ama mükemmel bir modeldir. Bedenimiz milyarlarca hücre içerir ama genel ilke hala aynıdır. İyi işlemeyen bir atık boşaltım sistemi hastalıklara ve ölüme yol açar.
Kalın bağırsağımız sindirilmiş yiyecekler şeklinde verimli toprak içeren bir saksı gibidir. Bedenimiz ise bir bitki gibidir. Kalın bağırsağın duvarları, tıpkı bir bitkinin köklerine benzer şekilde, besleyici maddeleri özümseyerek kanımıza karışmasını sağlayan köklerle kaplıdır. Her kök belli bir organı besler. İşe yaramayan atıklar boşaltılır.
Peki, sindirilemeyen parçacıklara ne olur?
Bir sonraki öğünde yeni bir sindirilmemiş besin parçası eskisine eklenir, sonra bir başkası ve bir başkası daha. Sindirilmemiş yiyecek parçaları kalın bağırsağın duvarına yapışır. Bu parçacıkların oluşturduğu birkaç kilogramlık bir ağırlığı bağırsakta taşır dururuz.Yıllar boyunca 36 derecenin üzerindeki beden ısısında depolanan besin ürünlerine neler olduğunu hayal etmek güç olmasa gerek.
Pek çok pişmiş ve unlu besini, tereyağı ve şekerin yanı sıra proteinlerle (et, şarküteri ürünleri, peynir, süt ürünleri, yumurta vb.) birlikte yemek eğilimindeyiz. Sindirim sistemimiz birbiriyle karıştırılmış çok çeşitli gıdaları sindirmeye uygun olmadığından, kalın bağırsağın duvarları sindirilmemiş gıda parçalarıyla kaplanır. Kalın bağırsağın içi sıcak ve nemli bir ortamdır. Sindirilmemiş gıda parçaları, zararlı bakterilerle dolu bir kütle haline gelir ve zararlı bakteriler kendi metabolizmalarının zehirli yan ürünleri olan toksinler üretir. Kalın bağırsağın duvarları bu toksinleri özümser; bu toksinler kanla birlikte bedende dolaşır ve zaman içinde zehirler.

Bağırsak, bu pislik katmanı altında hala daha besin özümseme işlevini sürdürür ve katmandaki bozulmanın ürünü olan zehirli ve kanser yapıcı maddeleri de yararlı maddelerin yanı sıra özümseyerek vücuda taşır. Açıkça ortadır ki, bu özümsenen, sağlıklı hücreler oluşturmaya uygun bir malzeme değildir. Bu zehirler kanımıza karışarak bedenimizde dolaşır ve sağlığımızı mahveder.
Bu anlatılanlardan şu sonuca varıyorum;
Asla sağlıklı bir tek organımız olamayacağı sonucunu çıkarabiliriz. Bütün beden hastadır. Organlardan biri daha erken hastalanır, ama onu tedavi etmek sorunu çözmez. Belli bir hastalığı tedavi ettiğimizde temelde yatan daha büyük bir sorunun, bedenin tümünün kirlenmiş olmasının lokal bir belirtisini ortadan kaldırmış oluruz.Belli bir bozukluğu tedavi ettiğimizde asıl suçlu tedavi edilmeden ve her an başka bir organı vurmaya hazır bir şekilde kalmış olur.
Zehirlenmiş bağırsak sürekli olarak bütün bedene zehirleyici maddeler taşımaktadır.Kalın bağırsak genel bir zehirlenme kaynağı haline gelmiştir. Zehirlenmiş bir kalın bağırsak sayısız soruna yol açabilir ve ortaya çıkabilecek hastalıkların önceden teşhis edilmesine imkan yoktur. Olası en kötü senaryoda, kanserin son aşamasında, kalın bağırsaktaki boşaltım kanalı tümüyle tıkanır ve beden kendi ürettiği zehirlerle zehirlenir.
Kendi kendini zehirleme sağlığımızın en büyük düşmanıdır.
Bu durum pek çok hastalığın nedenidir. Çünkü hastalıkların çoğunluğu kanın zehirlenmesi ile başlar.
Görebileceğimiz gibi, aşırı yemek, hayvansal gıdalar (et, süt, peynir, yumurta, tereyağı, tavuk vb) tüketmek, uygun olmayan yiyecekleri bir arada almak mide ve bağırsak sistemimiz için çok zararlıdır.
İnsan yiyeceği üzerinde kapsamlı araştırma yapan çok sayıda doktor ve araştırmacılar; etin insan bedeni için gerekli olmadığına, aksine kanser gibi nice hastalığın müsebbibi olduğuna inanmaktadır.
Ara sıra tansiyon yükselmesi ya da yaş ilerledikçe tansiyon yükselmesi eskide normal kabul edilirdi. Oysa son yıllarda yapılan çalışmalar dünyadaki bazı toplumlarda yaşın ilerlemesine rağmen tansiyonun yükselmediğini gösterdi. Artık esansiyel tansiyon yüksekliğinin yağlı ve hayvansal gıdalarla beslenmeye bağlı olduğunu biliyoruz.
Göz damarlarının çatlaması subconjunctival hemoraji dediğimiz göz damarlarındaki çatlama, damar içi basıncı artıran durumlardan sonrasında görülür. Sağlıklı damarlar bu tip basınç artışlarında etkilemezken, tansiyon yüksekliği, kötü beslenme ve şeker hastalığı gibi damar çeperinin bozulmasına bağlı olarak göz kanamaları ortaya çıkabilir. Aslında bu kişilerde benzer minik damar çatlamaları, beyin başta olmak üzere başka organlarda da görülür. Ancak sorunlu damar küçük olduğu için bir şikayete neden olmaz. Tomografi gibi ileri tetkiklerle ortaya çıkar.

Beslenme tarzımı değiştirdikten sonra, kendi üzerimde aldığım olumlu sonuçlar, tansiyonumun düşmesi, ilaçsız kalple ilgili sorun yaşamamam, göz kanamalarının olmaması, ilaç kullanmadan sorunsuz idrara çıkmam gibi yeni beslenme tarzımın olumlu görüyorum.
Dolayısıyla aynı beslenme rejimini hastalarıma önermemi kolaylaştırdı.
Artık şuna kesin inanıyorum, kalın bağırsak kanserinin genetik olmadığını, beslenme tarzından kaynaklanan bağırsakların gösterdiği bir genetik reaksiyon olduğunu düşünüyorum.
Bir yıl sonra yapacağım kolonoskopiden de olumsuz bir netice beklemiyorum.
Emin olun vegan olmak insanda sağlıklı bir farklılık yaratıyor, vegan olmak bir ayrıcalıktır. Her insan vegan olamaz. Bu yüzden her hastadan vegan olmasını beklemek doğru değildir.Nedenine gelince kişide vegan beslenmenin etik ve sağlık yönünü anlayacak entellektüel bir alt yapının olması lazım.
Eğitimsiz insanlarda vegan olabilir, ancak vegan dünyasında kalıcı olmak zordur.

Ailemizin geçmişteki beslenme tarzı nasıldı?
Babamdan dinlediklerime göre, büyük dedem Sadık Ağa, hayvancılıkla uğraşan oldukça varlıklı bir kişiymiş. Hayvancılık derken çok sayıda koyun, keçi ve sığır beslermiş. O bölgede o zamanlar 1000 taneden fazla keçisi varmış. Zenginliğin gösterisi olarak keçi sürülerindeki tekelerini nalladığı bile söylenir. Büyük dededen kalma yayla, kom ve köye bende tanık oldum. Anlayacağınız aile %99 tamamen et, süt, peynir, tereyağı, yoğurt gibi tamamen hayvansal ürünlerle beslenirlermiş.

Dünya Sağlık Örgütünün et ile ilgili açıklamaları
Dünyanın 10 ülkesinden önde gelen ve Uluslararası Kanser Araştırma Kurumu altında toplanmış 22 uzmanın yaptığı çalışma grupları, et ve işlenmiş et ürünlerini; kanserojen (1A) ve muhtemelen kanserojen (2A) olarak ikiye ayırdı.
Muhtemelen kanserojen olan ve 2A risk grubunda yer alan, dana, kuzu, at, keçi, domuz et çeşitleri.
Kanserojen 1A grubuna giren etler ise, tuzlama, fermantasyon ve diğer işlenme yöntemlerine maruz kalmış işlenmiş etler.
Yapılan çalışmalara göre et yemekle kolon kanseri arasında bir ilişki bulunuyor. Kırmızı et yemekle en çok bağdaşlaştırılan kanser türleri, kolon, pankreas ve prostat kanserleri geliyor.

46 yıldır sağlık mesleğinin içindeyim, sağlığın ve hastalıkların kaynaklarına ilişkin öğrencilikten itibaren hayatım boyunca çok kitap okudum ve pek çok kişiye de ruhsal ve fiziksel güçlerine kısaca bir bütün olarak sağlıklarına kavuşmaları için yardımcı oldum.
Sonuç olarak, size hastalıklara ve erken yaşlanmaya yol açan birtakım çok sayıdaki hatalı yaşam ve beslenme tarzına dikkat çekmek istiyorum.

iletişim        +90 (212) 571 57 97 +90 (535) 713 02 77