Hayat özünde muhteşem bir yolculuktur.
Dünyanın en eski medeniyetlerinden birine beşiklik etmiş olan Mısır’a ayakları yere basan bir yolculuk için iki ay önce, Aralık ayının son haftasına rezervasyonlarımızı yaptırmıştık.
Mısır’ın antik yapıları, anıtsal kalıntıları, kral mezarları yüzyıllar boyunca gezginlerin, maceracıların ve yazarların ilgi ve merak kaynağı olmuştur.
Piramitler, Sfenks ve Mısır’ın hayat damarı olan Nil nehri hep ilgimi ve merakımı çekmiştir. Gizemlerle dolu bu ülke ile ilgili düşüncelerimizin peşine düşerek, eşimle ile birlikte Mısır hayalimizi gerçekleştirmeye karar veriyoruz.
12 günlük bir kültür, tarih ve gezi keyfini, Nil nehir gemilerinin sunacağı konforun yanında iyi vakit geçirmeyi hedefleyerek yola çıkıyoruz.
24 Aralık 2001 günü THY ile hareketle Kahire Havaalanına indiğimizde ilk gözlemim; bir başıboşluk, bakımsız bir hava alanı, pis bir koku ve pasaport muayene kuyruğunda aşırı bir kalabalık. Uzun süren giriş işlemlerimizi bitirip, bizi götürecek tur otobüsüne bindikten sonra, genizimizi yakan bir kokunun nedeninin sokak ve meydanlarda birikmiş çöp yığınları olduğunu hemen anlıyoruz.
Eşim bana dönüp,
-Buradaki bu çöp yığınları grevden dolayı mı böyle birikmiş?
-Bilmiyorum, rehbere soralım, dedim.
Yolculardan biri rehbere dönerek,
-Binaların büyük çoğunluğu neden sıvasız?
-Daha önceki Mısır turlarından bildiğim kadarıyla, binalar eğer dıştan sıvanmamışlarsa inşaat tamamlanmamış sayılıyor. İnşaat bitmeyince de bina vergisi verilmiyor. Dolayısıyla vergi vermemek için binalar sıvanmıyor.
-Çok enteresan bir mantık.
Sokak ve meydanlarda birikmiş çöp yığınlarından gelen ağır koku basbayağı rahatsız ediyor.
Mısır’daki gezimize Kahire’den İskenderiye’ye geçerek başlayacağız. Takriben 200 km. uzaklıktaki İskenderiye’ye 2,5 saatlik bir yolculuktan sonra varıyoruz.

İskenderiye’deki otelimiz deniz kıyısında, odamız Akdenize ve Kral Faruk’un yazlık sarayına bakıyor. Kavalalı Mehmet Ali Paşa hanedanının son halkası olan Kral Faruk’un yazları dinlendiği saray. 23 temmuz 1952 yılındaki ihtilalinde buradan gemiye binerek ülkeyi terk ettiği Montazah Sarayı ve bahçeleri görülecek yerler.

İskenderiye şehiri Mısır’ın Akdeniz kıyısında bulunan en büyük şehridir. İskenderiye büyük bir sanayi bölgesinin merkezi ve Mısır’ın ana limanıdı. Ve son derece modern görünüşlü bir kenttir. Nil deltasının kuzeybatısında bulunan İskenderiye, Büyük İskender tarafından M.Ö. 332’de kurulmuştur.
İskenderiye’ye gelince, biraz tarihe meraklı olanlar, dünyanın yedi harikalarından biri olan İskenderiye fenerini ve de antik çağdaki İskenderiye kütüphanesini merak ederler.
-İskenderiye feneri nerede diye sorduğumuzda,
-İşte şu gördüğün kale ve caminin olduğu yerde, bir zamanlar İskenderiye feneri varmış.
-M.Ö. 3 yüzyılda kral I.Ptoleme zamanında başlanan ve oğlu II.Ptoleme zamanında bitirilen İskenderiye Feneri, bütün limanı aydınlatması amacıyla liman girişindeki Pharos Adası üzerine kurulmuştu.
-İskenderiye fenerini harika yapan özelliği neydi?
-Knidos’lu mimar Sostratos tarafından inşa edilen üç katlı fener kulesinin yüksekliği, bir iddiaya 120 metre, bir başka iddiaya göre 140 metreydi. Fenerin içinden ta tepeye kadar çıkan taş bir merdiven bulunuyordu. Bu merdiven öylesine genişti ki, odun yüklü iki yük hayvanı rahatlıkla çıkabiliyordu.
-Fenerin ışığı çeşitli aynalarla artırılıyordu. Eski tarihçiler bu ışığın 30 mil uzaklıktan rahatlıkla görüldüğünü yazmışlardı.
-Dünyanın yedi harikalarından biri olan Antik İskenderiye Fenerine ne oldu, nasıl yıkıldı?
-1000 yıl kullanıldığı sanılan bu gökdelen, 700 yılında yaşanan depremde, fenerin büyük bölümü yıkılıyor. Ardında 1100 yılında yine tüm Kuzey Afrika’yı yerle bir eden daha büyük deprem felaketinden sonra, bu kez de fenerin geride kalan sekizgen gövde bölümü de sulara gömülüyor. Son olarak da 14.yüzyılda bakımsızlıktan temel bölümü yıkılıp gidiyor. 15.yüzyılda Mısır’da hüküm süren Memluklular, fenerin bulunduğu yere, işte bu gördüğünüz kale ve bu cami inşa ediyorlar.İskenderiye Kütüphanesi,
M.Ö.3. yüzyılın başlarında Ptolemaios hanedanı tarafından kurulmuş olan kütüphane, bir rivayete göre 900 000 el yazmasıyla Antik çağın en büyük dermisine sahip kütüphaneydi. Kütüphanede serlerin papirüslere yazılarak rulo şeklinde saklandığı belirtilmektedir.
Genel kanı bu kütüphanenin, çıkan çeşitli fanatik görüşler nedeniyle, antik Pagan tapınakları ve yapıların imhası sırasında Hırıstiyanlar tarafından yakıldığı yönündedir.
Yakılan İskenderiye kütüphanesinin bulunduğu alanda yeni İskenderiye kütüphanesi benzer büyüklükte inşa edilse de, bilginin dünyaya yayılımına hizmet eden bu kültürel miras, yok olan el yazmaları nedeniyle maalesef asla eski İskenderiye kütüphanesinin yerini alamayacaktır.

İskenderiye’den , Assuan Hava alanına Mısır Hava yollarıyla uçuyoruz. Assuan’da Aralık ayının son günlerinde, bizi çok sıcak bir yaz havası karşılıyor..
Elbette sıcak hava karşılar, burası güney yarım küre ve yaz mevsimi.

Asvan ya da Assuan,
Güney Mısır’da Nil nehri kıyısında bir kent ve turizm merkezi.
Nil, yazın kabaran tek Akdeniz nehridir. Yazın Nübye ve Mısır’daki kıyıları taşkınlıklarıyla sular altında bırakan ve balcığıyla geçtiği tpprakları bereketini artıran Nil nehri üzerine yapılan en büyük baraj olan Assuan barajınının ana gövdesini uzaktan görüyoruz, göz alabildiğne uzanan devası bir baraj.
1960 yılında başlayıp yapımı sekiz yıl süren bu muazzam eser tarım yapılan alanlarını genişletmesi, taşkınlardan korunsa ve elektrik üretimiyle Mısır’ın ekonomisine katkıları tartışılmıyor.
-Barajın yapımı esnasında Nübye’de, nehirin kıyılarında veya adalarda yapılmış firavun anıtlarını kurtarmak için olağan üstü çarelere başvuruldu. Amada gibi bazı anıtlar tek parça halinde raylar üzerinde giden yük arabalarıyla taşındı.. dedi rehber.
-Bu devası tapınaklar ve heykellere zarar verilmeden nasıl taşındılar?
-Ebu Simbel tapınağındaki dört koca heykel, taşın ufalanmasını engelemek için, içine reçine şırınga edildikten sonra, bloklar halinde kesildi ve 64 metre daha yukarıda suların erişemeyeceği bir yere yeniden kuruldu,

Hediyelik el işi üreten bir mağazadayız, Cam işlemeli hediyelikler ve papirüs kağıtları üzerine yapılmış çok sayıda ilginç hediyelikler.
Papirüs, eski Mısır’lıların yazı kağıdı yapmak için bir su bitkisinden ve bu bitkinin gövdesinden hazırlanan yazı kağıdını ilk defa burada görüyorum. Eski Mısır’lıların yelken, bez, hasır ve yazı kağıdı olarak papirüs, Mısır’dan Yunanlılara, daha sonra da Romalılara intikal etmiş ve 3 yüzyılda yerini parşömen alıncaya dek, papirüs kullanımını sürdürdü.
Assuan’da turistlere yönelik el işi üreten, turistik fellucalarda tezgahtarlık yapan bir kişi tercüman aracılığı ile,
-Firavunlar Nubi’dir, yani bütün fiavunlar Nubiya’lıdır. Flimlerde gördüğünüz gibi beyaz tenli değiller, aslında siyah derililer, dedi.
Bu sözleri gururlanarak birkaç kez tekrarladı.
Assuan’ın halkı siyah derili ve kendilerini Nubiler olarak adlandırıyorlar. Nubiler, Güney Mısır ve Kuzey Sudan bölgesinde, Nil vadisi boyunca uzanan tarihi bir bölge ve yerleşim yeri olan Nubiya’da yaşayan Nil-Sahra dilleri konuşan yerli bir etnik grup. Bilgilerimizi yeniliyoruz, Mısır Firavunları Nubiyalıymışlar.
Mısır, eski dünyanın ilk siyasi birliğidir. Bu oluşumda rastlantısal çok olağan üstü şartların oluşturduğu bir yazgı vardır. Mısır’ın kaderini coğrafi ve etnik elverişli koşullar demetinin etkilediği söylenebilir.
Nil ülke için birleştirici etken olmuştur, düzenli taşkınların getirdiği verimli toprakların bereketi güçlü bir etken olmuştur.
Afrikalıların, Samilerin çok erken dönemde Mısır topraklarına yerleşmesi ve tek halk olarak kaynaşması etnik bakımdan büyük önem taşır. Birde ülkenin çöllerle çevrilmiş olması, dünyanın öbür ülkelerinden ayrılmış olması, bölgenin güvenliğini sağlamıştır.

Turda bizimle birlikte İstanbul’dan gelen bir Türk rehberimiz var. Ayrıca gidilen her ülkede alınması zorunlu yerli bir rehber bize Kahire havaalanında katıldı.
Tur yolcularını burada yiyecek ve içeceklerin steril olmadığını sıkı sıkı tembih ediyorlar,
-Geminin dışında ve açıktan, kesinlikle hiç bir yiyecek alıp yemeyiniz, diyorlar.
Assuan’da hediyelik eşyalarımızı, papirüs üzerine yapılmış resimleri alarak teknelerle gemimize geçiyoruz.
Mısır ve Nil coğrafyasını keşfetmenin en güzel yolunun; şık, keyifli konforlu nehir gemisiyle gezmek olduğunu geziden önceki araştrmalarımızdan biliyorum.
Medeniyetin beşiği olan olan Nil nehir havzasında yedi günlük bir nehir gemi turuna Assuan’da başlıyoruz.
Nil nehri 6650 km. uzunluğuyla dünyanın en uzun nehri. Ekvatorun güneyinden doğar ve kuzeye doğru akar.Doğu Afrika’yı geçtikten sonra Akdeniz ile buluşur.
Nehir gemileri, okyanus gemilerine göre daha küçük, daha basık ve uzundur. Tur rehberimize göre gemimizin işletmeciliğini Avrupa’lı şirketler yapıyormuş. Gemiye girişteki konfor ve geminin bakımlı durumu hemen fark ediliyor. Bize verilen anahtar ve oda numarasıyla üçüncü kattaki odamıza kominin yardımıyla geçiyoruz. Nil nehri ve gemideki harika odadayız. Etrafı gözetleme imkanıyla da konforlu tipik bir otel odası gibi, odamızdan baktığımızda elimizi uzatsak nehri tutacak kadar yakın.
Nehirde gemimiz yol alırken etrafı çok rahat görme ve gözetleme imkanı var. On iki günlük gezimizin yedi gününü, gündüz nehir boyundaki antik şehirleri gezerek değerlendireceğiz, gezilerden sonra bu gemiye ve odamıza geçip dinleneceğiz, konaklayacağız.
Gemimiz Edfu’ya doğru hareket ederken. birlikte Nil’in bitip tükenmeyen devası su debisi insanı hayrete düşürüyor. Geminin en üst katındaki güverteye geçip, Nil nehrinin her iki yakasını aynı anda görme seyrinin keyfini çıkarıyoruz..Nil’in doğu ve batı tarafında Akdeniz iklimine özgü ağaç ve bitkileri, hayvanları ve tarımla uğraşan insanları görmek mümkün, nehir kenarındaki yeşil bitki örtüsünün hemen ötesinde sağlı ve sollu uzanan çöller görülüyor.
Güneş Nil üzerinde günü batı çöllerinden tamamlarken sulara yansıyan ışık alabildiğine her yerde parlak bir manzara sergiliyor. Bu manzarayı farklı yönde seyreden büyüklü küçüklü nehir gemileri, yelkenli tekneler, lüks yatlar, mavnalar ve de her boy kayıklar çok özel bir seyir zevki veriyor.
Her günün güneşi, farklı ama yorgun batar.
Güneş, Nil’in üzerinde ufukta kaybolmak üzere. Uzaklaşan her şey gibi güneş gözden kayboluyor.
Bütün renkler kayboldu.
Nil vadisine akşam serinliği çöküyor.
Akşam yemeğinden sonra, gemini içindeki dükkanları dolaşıyoruz ve terasa çıkarak gökyüzünün kudret ve ihtişamını seyrediyoruz. Karanlığın içinde insanı sakinleştiren bir duygu derinliği var
Bu derinlik, sabahın ilk ışıklarına kadar hiç aksatmayan bir sabırla bekler ve sonra güneşin ilk çığlığı gibi varlığını tekrar hissettirir.
Nil boyunca sıralanan küçük yerleşim merkezlerinin camilerinde şerefeye yerleştirilen ışıklarla birlikte, sahildeki evlerden gelen titrek ışıkların ulaşamadığı kuytu karanlıkları Nil’in sesini dinleyerek geçiyoruz.

Nil’de ikinci gün, şafak sökümü, gemide ilk sabahımız. Erken uyandım, gökyüzünde görünen kızıllık ile çölden doğan güneşin, ufuktaki renk cümbüşünün bize gelen aydınlığını, çölün içinden nehire düşen renklerin dansını tarif etmem mümkün değil. Hayatım boyunca bu kadar güzel bir renk çümbüşü içeren manzara ile uyanmamıştım. Aynı seyir zevkini yaşaması için Firuze’yi uyandırdım.
-Şu manzaraya bakar mısın?
-Tek kelime ile muhteşem ötesi, dedi.
Uzun süre güneşin doğarken gelen kızıllığını seyrediyoruz. Sabah sularında beyazın, siyahın, mavinin terkibiyle bir renk yaratıyor, bu renk karmaşasında her renk kendi isyanıyla zarifleşiyor.
Yedi günlük Nil nehrindeki gemi seyahatimizde her sabah farklı bir noktada ve değişik manzarayla uyanacağımızı, daha önce görmediğimiz bir şekilde güneşi batıdaki çöllere akşamların son karanlığına göndereceğimizi bu ilk sabahta anladık.
Gemideki günlerimiz boyunca bu manzarayı görmek için her sabah gün doğumunda uyandık.

Gemideki ikinci güne Edfu tapınağına gitmek üzere faytonlara binmek için ayrılıyoruz. Edfu şehrinin içinden geçtik, şehirde binalar oldukça bakımsız, sıvasız, yıkık ve dökük. Yollar kötü ve pislik içinde.Yol kenarında gruplar halinde oturan, başlarında küçük bir fes, fese bağlanmış türbanlı, uzun entarili, kaftanlı genç ve yaşlı erkekler, simsiyah peçe veya çarşaflar içinde dolaşan kadınlar.
Dükkanlarda dikkatimi çeken sandıkların içinde kurutulmuş timsah yavruları. Turistler bunları hediyelik olarak alıyorlarmış.
-Bu nehirde timsahlar var mı?
-Assuan barajı yapılmadan önce nehir timsah kaynarmış. Baraj yapımından sonra çok sayıda timsah avlanmış. Ama seyrekte olsa Nil nehrinin bu bölümünde de yine de timsahlar var.
Yüz yıllarca kum tepelerinin altında kalmış olan, Antik Mısır mitolojisinde şahin başlı Tanrı Horus’a adanmış tapınağı oldukça iyi korunmuş. 325 yılda tamamlanan bu yapı Roma ve Yunan dönemlerini de içine alıyor. Roma krallarının rölyefleri de Ramses gibi resmedilmiş. Mısır tanrıları onlara da adak sunuyorlar.
Tapınak, muazzam sütunlar, iç içe salonlar ve yan yana odalardan meydana geliyor. En kutsal yerinde graniten yapılmış adak yeri var. Bir yan oda da öbür dünyaya gidecekler için sedir ağacından yapılmış iki bin yıllık rölyef sapa sağlam duruyor. Binanın her santimi, içi ve dışı rölyeflerle hiyerogliflerle bezenmiş.
Edfu tapınağının mimari olarak büyüklüğü ve gösterişli yapısı, o dönemde Mısır’ın içinde bulunduğu ekonomik durumu da ortaya koymaktadır.
Edfu tapınağını gezdikten sonra, şehrin toz toprak ve at gübresi içindeki caddelerden faytonlarla geçip nehirdeki gemimize geri döndük.
Aklımızda kalan Eski Mısır’ın büyük medeniyeti ve günümüz Edfu şehrinde yaşayan Mısır halkının sefaleti.
Ve Edfu kentinin yoksulluğu ve bakımsızlığı,
İnsan yaşadığı yere benzer.
Ağlayışında, gülüşünde ve yaşamında o kentin iklimi vardır

Masmavi güneşli bir gökyüzü altında Nil nehri bütün haşmetiyle sonsuzluğunun dinginliği ve güzelliği ile akıp giderken, geminin terasında karşı kıyılardaki palmiyeler arasındaki, minareler ve şehri seyrederek yol alıyoruz.Nil vaktinin dağ başlarına yürüyen maviliğinde, süzülen iki martı bir balıkçı mavnasının direğine kondu.
Nil vadisinin doğu ve batı yakaları biraz ötesinde kumlardan oluşan çöllerden ibaret.
Çöller gökyüzünün derimliklerinde tahammülü zor bir zaman korkusu vardır diye düşünürüm.
O sesizlik insanı ürküten bir sessizlik.
Ama bu nehrin sahili öyle mi?
Bu nehrin sahili bazen engin denizlere benzer. Enginlere bile taş çıkartan davet ve korkuyu birlikte hissettirir.

Kom Ombo bir sonraki durağımız, Kom Ombo tapınağı, Güney Mısır’ın Kom Ombo kasabasında, M.Ö. 2, yüzyılda Ptolemaios hanedanı döneminde yapılmıştır.
Kom Ombo tanrıların şehri manasına gelmektedir. Kom Ombo tapınağı iki tanrı tarafından paylaşılan tek tapınak özelliğine sahiptir.
-Tapınağın bir iyilik, bir kötülük olmak üzere iki kapısı vardır.
-Kom Ombo’nun yarısı iyilik tanrısı Horus’a, diğer yarısı kötülük tanrısı Sobek’e adanmıştır.
Sular tanrısı Sobek, eski Mısır uygarlığının timsah şeklindeki tanrısıdır. Tüm suların tanrısı olan Sobek’in kutsal hayvanı timsahtır. Ancak Mısır’ın her yerinde timsah kutsal kabul edilmez, bazı yerlerde düşman sayılır.
Eskide tıp eğitimi merkezi olarak işlev görmüş olan tapınağın duvarlarındaki rölyeflerdeki tıp aletlerinin günümüzde kullanılan aletlerle benzerliği ve eski Mısır da tıbbın ulaştığı gelişmişlik düzeyi oldukça şaşırtıcı. Kazılarda ele geçirilen bulgular, arkeologların yanı sıra bir çok tarihçiyi de hayrete düşürmüştür. Çünkü hiçbir tarihçi M.Ö. 3000’lerde yaşamış bir eski medeniyetin böylesine gelişmiş bir teknoloji beklemiyordu.
Mumyalar üzerinde yapılan incelemeler sonucunda, Antik Mısır’da beyin ameliyatlarının yapılmış olduğu anlaşılmıştır. Üstelik bu ameliyatlar oldukça profesyonel yöntenler kullanılarak gerçekleştirilmiştir. Cerrahi operasyon geçirmiş mumyaların kafatasları incelendiğinde, ameliyat yerlerinin düzgün kesilmiş olduğu görülmektedir.Hatta bu insanların ameliyattan sonra hayatta kaldıklarını ispatlayan kaynamış kafatası kemiklerine rastlanmıştır.
Mısırlıların tıp ve anatomide ne kadar ileri olduklarını gösteren en önemli eserlerden biride kuşkusuz geride bıraktıkları mumyalardır. Mısırlılar mumyalama konusunda yüzlerce farklı teknik kullanmışlardır. Cansız bedenin binlerce yıl bozulmadan saklanabilmesine olanak sağlayan mumyalaşma işlemi, aslında oldukça karmaşık bir işlemdir.

Eski Mısır mitolojik bilgilerine göre, Mısır’da dokuz tanrılı bir inanç sistemi vardı. Mısır medeniyeti bu dokuz tanrılı sistemle oluşmuştu.
Tanrı krallardan Seth Yukarı Mısır’ın ilk kralı oldu. Horus’da Aşağı Mısır’ın kralıydı. Daha sonra Horus her iki Mısır’ı birleştirerek tek bir Mısır haline getirdi ve tüm Mısır’ın kralı oldu. Böylece 32 sülaleden oluşan Firavunluk sisteminin ilk firavunu oldu (M.Ö.3100).
Her ne kadar mitolojik bulgular böyle diyorsa da, tarihçilerin bir bölümü iki Mısır’ı birleştiren ve ilk Firavun olanın Menes olduğunu iddia ediyorlar.
Horus veya Menes tarafından ilk firavunluk dönemi M.Ö. 3100’de başlamış ve M.Ö. 30 yılında son firavun Kleopatra döneminde Romalılar tarafında sona erdirilmiştir.

Bu kadar büyük bir nehri gördüğünüzde Nil akmıyor görünür. İstanbul boğazını düşünün, işte Nil o büyüklük ve genişlikte. Her sabah güneşin çölde doğuşunu seyrederek uyanıyoruz.
Luksor, Mısır’da dolu dolu antik Mısır yaşanacak, en önemli tarihi şehirlerden biri.
Nehir gemimizden çıkıp Karnak Tapınağına gidiyoruz.
Karnak aslında bitmemiş bir tapınak, her firavun kendinden önceki firavunun yaptığı eklemelerden daha fazlasını yaparak tapınağı büyütmüşler. Ve görkemli bir tapınak halini almıştır.Her firavun kendinden bir şeyler katmak istemiş ve büyük Karnak’ın yapımı 2000 yıldan fazla sürmüş.
Karnak tapınağı Mısır tarihi hakkında önemli bilgiler vermektedir. Dünyadaki en büyük antik dini mekan olan Karnaktapınak komleksi büyük bir açık hava müzesidir. Anlatmakla bitmez.
Bizi ilgilendiren iki şeyden bahsetmek istiyorum.
İstanbul’un simgeleşmiş anıtlarından biri olan Dikilitaş, M.Ö.1600’de Firavun 3. Tutmosis tarafından Karnak Tapınağının kapısına dikilmiş olan dört dikilitaştan biridir. M.S. 390’da İmparator 1.Teodosius tarafından İstanbul’a getirilmiştir. Karnak’taki dört dikilitaşlardan biri de Napolyon tarafından Fransa’ya götürülmüş. İki tane dilitaş halen Karnak tapınağındadır.
Anlatmak istediğim diğer konu; Mısır’lı taş ustalarının, günümüzden yaklaşık 3300 yıl önce Karnak’ta medya tarihinin bilinen ilk ”yalan haberi”ne imza atmışlardı. Fakat, elbette kendi seçimleriyle değil, gerçekte o savaşta büyük bir yenilgiye uğrayan 2.Ramses, adamlarına suskunluk yemini ettirir.
Mısır’da büyük bir tantana ile karşılanan Ramses, durumu bozuntuya vermemekiçin halkın arasına ”büyük zaferi” balandıra balandıra anlatacak yalan ustaları salar. Bununla yetinmez, başta Karnak tapınağı olmak üzere bir dizi önemli dinsel yapının duvarlarına Kadeş Savaşını aşama aşama anlatan hiyeroglifler nakşettirir.Dünyanın en dayanıklı baskı sistemi olan bu kayıtlar, yalnız Ramses’in sağlığında değil, ondan yüzlerce yıl sonra bile bu duvar gazetelerini okuyanlara ”Kadeş Destanı”nı 180 derece tersinden aktarmaya devam edecektir.
Bu yalancı destan ta ki, 19.yüzyıla gelinip Anadolu’da Boğazköy (Hatutuşaş) kazıları başlayana kadar devam eder.

Luksor ve Karnak bölgelerini gezdikten sonra, geceyi gemide geçirdik. Sabah tur otobüsüyle aynı bölgeden, Nil’in batı kıyılarına, yani ölüler şehrine yeni yapılmış bir köprüden geçiyoruz. Batıya giden yolda bugün dört tane önemli yeri göreceğiz. Bunlar;
.Yol üzerindeki Memnon anıtları,
.Sol tarafta Kraliçeler Vadisi
.Ortada Hatshepsut Tapınağı
.Sağ tarafta dağların arkasında kalan Krallar Vadisi,

Memnon Anıtları,
Aslında Kral III.Amenhotep’in cenaze girişinde. Ancak tapınaktan geriye bir şey kalmadığı için anıtlar öne çıkmış.

Kraliçeler Vadisi,
I.Ramses zamanında inşasına başlanmış. Daha sonra tamamlanmasına rağmen, bazı kraliçeler eşleriyle birlikte bu vadiye gömülmüş. Bu vadide 80’e yakın mezar bulunuyor. Hatshepsut Tapınağının sol tarafında bulunan vadide, firavunların, eşlerinin ve çocuklarının mezarları vardır. Bunların içinde en ilginç olanı, Nefertiti’nin mezarıdır.
Kraliçe Nefertiti, II.Ramses’in büyük kraliyet hanımıdır. En yaygın bilinen Antik Mısır kraliçelerinden biridir.İsminin anlamı güzel eş demekmiş.Mezarı oldukça zengin bir şekilde süslenmiştir. Kraliçe Vadisinin en göz alıcı mezarlarından biri olarak görülür.

Kraliçe Hatshepsut Tapınağı,
Kraliçe Hatshepsut, M.Ö.1500 yıllarında yaşamış, kocası ölünce, firavun olmuş. Heykelleri üst tarcada dizili olarak görülebiliyor. Batı yakasındaki cenaze tapınaklarını en ünlüsü Kraliçe Hatshepsut’a ait olan Hatshepsut Tapınağıdır. Tapınanak sarp kireçtaşı tepelerinin eteklerinde kurulmuş. Gül rengi tepenin yamacına oyularak yapılmış, gerçek bir sanat eseridir. Kraliçe Hatsheput’un ölümünden sonra, III.Tutmosis tahta geçmiş. Kraliçe Hatshepsut’tan nefret ettiği için bazı yazıları ve heykelleri tahrip ettiği biliniyor.

Krallar vadisi,
Hatsheput Tapınağının arkasındaki tepenin içindedir, tapınaktan görülmez.
Eski Mısır’da insanlar inançları gereği hayatlarının büyük bölümünü öbür dünyaya hazırlık yaparak geçirmişlerdir. Hele bu kişiler birer firavunsa ölüm sonrasına hazırlıklar o kadar abartılır ki, daha tahta çıkar çıkmaz kendileri için inşaatı yıllar sürecek görkemli mezarlar yaptırmaya koyulurlar. Ölümden sonra yeniden dünyaya gelineceğine inanıldığı için de, ölen kişinin tüm değerli eşyaları kendisi ile birlikte geniş bir mezar odasına konulurdu.
Amon Ra’nın temsilcisi ve ülkenin mutlak hakimi firavunların mezar odalarının içi hayal edilemeyecek kadar değerli eşyalarla dolup taşardı. İşte bu durumu bilen halk, eski krallık döneminde firavunların hazine dolu görkemli mezarlarına göz diker, tüm önlemlere rağmen fiavun mezarlarını yağmalamak için binbir türlü hüner sergilemekten çekinmezlerdi. Nitekim bu yolla Gizza bölgesindeki büyük piramitlerin içindeki mezarlar bile soyulmaktan kurtulamamıştır.
Bunun üzerine yeni dönem firavunları çareyi halktan gizli, insanların yaşamadığı ıssız bir çöl vadisinde tüm hazineleriyle birlikte, yerin yüzlerce metre altında, yaptırdıkları mezar odalarına gömülmekte bulmuşlar.
Luksor’un batısındaki çölde bulunan Krallar Vadisinde toplam 62 mezar bulunuyor. Bunların sadece 33’ü firavunlara ait.
Vadiyi gezerken elbette bu mezarların hepsini görme şansımız yok. Sadece iki tanesine, çok uzun kuyruklar sonunda görebiliyoruz. Bu vadideki firavun mezarlarının hepisi soyulmaktan ve yağmalanmaktan kurtulamamış. Bu firavun mezarlarından biri istisna olarak ve hiç soyulmadan günümüze kadar gelebilmeyi başarmış,
-Hangisi mi?
-Tutankamon’un mezarı.
Dünya tarihinin en büyük arkeolojik keşfinin, ”Tutankamon’un mezarının keşfi” olduğu söylenegelir.
Oysaki Tutankamon Mısır tarihinin en önemli firavunlarından biri değildir.
-Peki arkeolojik açıdan onu bu denli önemli kılan şey nedir?
-18 yaşında hayata gözlerini yuman genç bir firavun olmasının elbette etkisi vardır. Ancak onu tüm firavunlardan ayıran temel özellik, mezarı hiç soyulmayan ve tüm hazinesi günümüze kadar tek firavun olmasından dolayıdır. Yani mezar hırsızlarının kaçırdığı bir ayrıntı olmasa Mısır tarihi içinde onca önemli firavun varken, bugün Tutankamon’un pek de esamesi okunmayacaktı.
Bu durum vadideki mezarları gezdiğinizde daha iyi anlaşılıyor. Diğer firavunların görkemli mezar odaları ve o odalara giden derin koridorlarla, Tutankamon’un mezar odasını karşılaştırdığımızda bu genç firavununkinin çok basit kaldığı hemen anlaşılıyor.
Bunun esas nedeni ise firavunun genç yaşta beklenmedik ölümü üzerine alelacele tüm değerli hazineleriyle birlikte vadideki küçük bir odaya gömülmüş olmasından kaynaklanıyor.
Bu genç firavunun mumyası, lahidi ve tüm hazinesi güvenlik nedeniyle Kahire müzesinde sergileniyor.
Tarihte yaptıklarından ziyade, mezarı soyulmadığı için tüm hazinesi günümüze kadar ulaşan tek firavun olması nedeniyle tüm dünyada en çok tanınan firavun olan Tutankamon M.Ö.1361 de küçük bir çocukken çıktığı tahtan dokuz yıl kalabilmiş, esrarlı bir şekilde yirmisine bile gelmeden ölmüştür.

Nil nehrindeki yedi gün ve altı geceden sonra, Luksor’dan uçakla tekrar Kahire’ye geçiyoruz. Muhteşem, güzel, dolu dolu bir gemi ve tapınaklardan oluşan Nil nehrindeki gezginliğimizi tamamladıktan sonra, gezimize Kahire’de devam edeceğiz.
Mısır uygarlığının temelinde Nil nehrinin bereketi vardır. Nil nehrinin hayat verici özelliği sayesinde Mısır’lılar Nil vadisine yerleşmiş, yağmur mevsimlerine bağımlı kalmadan nehirden sağladıkları suyla tarım yapabilmişler.
En ihtişamlı döneminde Eski Mısır’ın sınırları, Nil nehrini merkez alarak genişleyen devlet; etrafı çöllerle ve doğal engellerle çevrili olmasına rağmen, son derece güçlü bir medeniyet kurabilmişti.
Bunun temelinde Nil nehrinin aralıksız sağladığı suyun bereketi var.
Yüzyıllar süren gelişme sürecinde oluşturulan düzenli ordu, Hitit ve Mitani devletlerinin sınırlarına kadar genişleme imkanı sağladı.
Afrika sıcaktır, aylarca yağmur yağmaz.Bundan dolayı kıtanın pek çok yeri kuraktır.Mısır’ın sağı solu çöldür. Mısır’da aslında çok az yağmur yağar. Ama Nil vadisinde yağmura pek ihtiyaç yoktur, çünkü nil nehri boydan boya ülkenin ortasından geçer.
Mısır için Nil hayat demektir.
Nil sayesinde tarım yapılabiliyor, ondan alınan suyla ekinler sulanıyor, hayvanlar su ihtiyaçlarını sağlıyor, insanlar su içebiliyor.
İşte, firavuna ve çevresindeki önde gelenlere göre, tüm bu suyun ve toprakların tek sahibi firavundu. Firavunların bu güçünü herkes kabullenmiş ve ona tabi olmuştur. Böylesine büyük önemi olan Nil nehrini kontrol altında tutan, aynı zamanda Mısır’ın en önemli ticaret ve tarım kaynağını da kontrol edebilmekteydi. Firavunlarda işte bu yolla Mısır üzerinde büyük bir hakimiyet kurmuşlardı.
Nil vadisinin dar ve uzunlamasına yapısı, nehrin etrafına kurulan yerleşim birimlerinin fazla genişlemesine olanak vermemiş, büyük şehirlerden oluşan bir uygarlık yerine, daha ufak çaplı kasaba ve köylerden oluşan bir medeniyet şekillenmişti.
Antik Mısır uygarlığının başarısı, kısmen Nil vadisinin koşullarına uyum sağlamakta gösterdiği beceriden gelmektedir.

Kahire, Piramitler, Sfenks ve Kahire Müzesi
Gezimizin dokuzuncu günü tekrar Kahire’deyiz. Kahire; Mısır’ın başkenti, Arap dünyasının ve Afrikanın en büyük kenti, kent modern yapılarıyla ve ticaret merkezleriyle, yoksul eski mahalleleriyle, gecekondularıyla çarpıcı bir zıtlık ve karşıtlık oluşturuyor. Yoksullukla zenginliğin, gelenekle modern zamanların karıştığı, trafik karmaşası ile çok kalabalık sokak hayatıyla bir mega şehir.
Kahire’de zamanın kanadı sonsuza gidip gelmiş gibi şehir yorgun.
Gecelerin sihirli, günlerin sabırlı varlığında bir şefkat ve şükran yumağı sanki.
Yeni yılla saatler kala Giza’daki piramitleri dolaşıyoruz, Keops piramidinin merkezine gitmek için bilet aldık, uzun kuyruk sırasından sonra içeri girdik. Daracık bir dehliz, yoğun bir sıra, aşırı sıcak ve havasız. Bir süre dehlizde gittikten sonra, piramidin merkezine inmeden yarı yoldan geri döndük.

Yaklaşık 3070 yıl gibi bir süre içerisinde, firavunluk sisteminde bazı bölünmeler olmuş ve her bölümde farklı sülaleler iktidar olmuştur.
En önemlisi, 3. sülaleden başlayıp, 6.sülaleye kadar devam eden dönemdir (M.Ö.2686-2181), Bu dönem içerisinde yapılan, pek çoğu yok olan irili ufaklı piramit sayısı 78’dir. Ancak bu döneme damgasını vuran 4. sülaledir. Bu sülale bugüne kadar Mısır’da yapılan en büyük piramitleri yapmış olmanın yanında, günümüze kadar ayakta duran meşhur Giza Piramitlerinide yapan sülaledir.
4. sülale takriben M.Ö. 2514’de tahta geçen Firavun Sneferu ile başlamıştır. Sneferu o zamana kadar yapılmakta olan basamaklı piramit inşaat sistemini değiştirerek, Giza’daki piramit sistemini başlatan kişidir. Firavunluk döneminde Dashour’da iki büyük piramit inşa ettirmiştir.
Firavun Sneferu’nun kendinden sonra tahta çıkan üç oğlu vardır.Bunların isimleri; Keops, Kefren ve Mikeri’dir. Bunlarda hükümdarlıkları döneminde kendi adlarını taşıyan meşhur ve günümüze kadar gelmiş olan Giza’daki meşhur piramitleri inşa etmişler.
Sneferu’nun ölümünden sonra tahta büyük oğlu Keops çıktı. Keops tahta çıktığında babası tarafından yaptırılan iki büyük piramit ve yeni teknolojiler ile gizli bilgileri devralmıştır. Tahta çıktıktan hemen sonra Giza’daki Mısır’ın en büyük piramidi olan Keops piramidinin inşaatını başlattı.
Keops’tan sonra Kefren Firavun olmuş ve büyük Keops piramidinin yanına ikinci bir dev piramit yaptırmıştır. Keops Piramidinin yüksekliği 147 metre iken, Kefren Piramidinin yüksekliği 140 metre olmasına rağmen, oturduğu zemin itibari ile bu piramit daha yüksek görünmektedir.
Kefren’den sonra üçüncü oğul Mikerinos firavun olmuş ve o da Giza’daki iki dev piramidin yanına daha küçük bir piramit yaptırmıştır. Bu piramidin yüksekliği de 65 metredir.

Giza’daki Sfenks
Giza platosunda, Mısır çöllerinin ıssız kumlar üzerinde Nil nehrinin batı kıyısında bulunan arslan gövdeli, insan başlı, uzunluğu 73 metre, yüksekliği 20 metre, genişliği 5 metre olan sfenks doğuya güneşe bakar ve pençeleri arasında bir tapınak, muazzam bir sfenks heykeli olarak yer alır. Yeryüzünün en ünlü heykeli, başı, gövdesi tek bir blok taştan oyulmuş, ayakları, peçeleri parça parça taşların birleştirimesiyle yapılmıştır.
-Sfenks neyi temsil ediyor?
-Sfenks, doğan güneşi ve firavun için yeniden dirilişi temsil eder. Sfenksin yüzünün Firavun Kefren’e ait olduğu sanılır ve yapılış tarihi dördüncü hanedanlık dönemine denk gelir.

2001 yılı Aralık ayının son günü, Giza Piramitlerine bakan alanda ya da imkan bulabilirsek piramit basamaklarında oturarak yeni yıla girmeyi, kısaca yılın son dakikalarını bu antik dokuda tüketmeyi düşünüyoruz. Hava soğuk, akşam vaktinde gündüzün ılıman havası yok, çölden gelen rüzgar kentin iliklerine işleyen bir sertlikte esiyor. Sonra hiç umulmayan bir hızla başını alıp bir çölden diğer çöle gidiyor.
Gecenin karanlığında Kahire yorgun bir şehir nefesine benziyor. Bakar ve şaşarsınız.Soğuk rüzgara daha fazla direnemedik, otelimize döndük.

Yılbaşı gecesinin mahmurluğu ile yeni yılın ilk gününe huzurlu uyandık. Bu yeni yılda ki ilk günümüzde Kahire müzesini gezeceğiz.
Mısır’a gelip Kahire müzesini görmemişseniz, Mısır’a boşuna gelmişsiniz demektir.
Kahire’de bulunan ve Antik Mısır uygarlığının en görkemli ve paha biçilmez koleksiyonlarını barındıran, eşi benzeri olmayan bir müze. Çok büyük oranda yağmalamalara, talanlara ve her türlü hırsızşlıklara rağmen elde kalan Eski Mısır uygarlığının en görkemli resim, heykel, mumya ve firavun mezarlarından çıkarılan değerli eşyalarını bu müzede görmek mümkün.
Mısır firavunları en çok hazineleri ile meşhurdur. Fakat bu hazinelerden biri hariç, hiç biri günümüze kadar gelememiştir. Mısır firavunlarına ait hazineler aynı zamanda büyük bir sanat eseri olarak dikkat çekmektedir.
Mısır’ın hazinelerinin uyandırdığı heyecan, aslında burada yapılmış yağmalamalardır. Maceracılar, hırsızlar, defineciler mezarları ve tapınakları soyup, diledikleri her şeyi almakta bir sakınca görmemişler.
Üç gün önce gördüğümüz, ve 1922 yılında Krallar vadisinden çıkarılan eserler arasında bulunan Tutakamon’a ait olan hazine bu müzede sergileniyor.
-Bence bu müzeye Tutankamon müzesi demek daha doğru olur düşüncesindeyim.
-Nedenine gelince? Tutankamon’un mezarında çıkarılan hazine bu müzeye damgasını vurmuş. Görüldüğü kadarıyla Tutankamon’un hazinesi bütün Mısır’da yapılan buluşların toplamından daha fazla zenginlik ortaya koyuyor.
Mısır’da hazinesi yağma edilmeden ve tabutu kaçırılmadan açılan tek mezar Tutankamon’a ait ve iç içe geçmiş sekiz tabut. İlk üç tabut, dıştan içe doğru boyutları küçülen mermer tabutlar. Dördüncü tabut altın kaplamalı ağaç, beşinci, altıncı, yedinci tabutlar som altın kaplamalı ve son sekizinci lahit süslemeli som altın ve tabi ki Tutankamon’un mumyası. Mücevherler, taçlar, altın taht, süslü altın maske, altın kaplamalı savaş arabası, bilezikler, yüzüklerden ve çok sayıda değişik takılardan oluşan Tutankamon hazinesi müzenin en değerli ve en farklı bölümü.

Son söz,
Tutankamon’un hazinesi ve mumyasını gördükten sonra yazıyı bitirmek gerekiyor.
-Bu gezginlikten sonra ne öğrendik?
-Gören ve anlayan için çok şey. Yeryüzünün tüm zenginlikleri, insanların ortaklaşa yararlanması içindir. Ve yeryüzü bu yararlanmanın bereket tarlasıdır. Gerçekten bölünmüş toprak parçaları yoktur.İnsanoğlu doğanın düzenini kendi açgözlülüğü ve hırsı için böldü. İnsanların bir kısmı bu hırsla doğanın nimetlerini, zenginliklerin çoğunu kendine alırken, külfetini başkalarına bıraktılar.
-Kesin olan bir şey var, kim olursan ol, nerede doğarsan doğ; ister Firavun, ister Sultan ol, ister Kraliçe, ister sıradan bir insan ol, doğumla başlayan hayat, sonu bilinen bir maceradır ve değişmez. Mutlaka ölümle sona erer. Ruh, bedenden ayrı, bağımsız varlık değildir. Beden vakti gelince direnemez ve göçer. Beden göçerken eşini de götürür. O zaman ruhta göçer. Ve hüküm tamamlanır. Çünkü ruhun, beden dışında kendine has bir hayatı yoktur. Özelliği de olmaz.
-Bu sözleri firavunlar için mi dile getiriyorsun?
-Belki adı firavun değildir, ama düşünce tarzında ve farklı adlarla Firavunlar hep olmuştur.
-Gerçek olan nedir?
-Bütün manevi varlıklar, insan düşüncesinin özünden doğmuştur. Gerçek olan insandır.
-Evet! Bizi dünyada bir ümit, bir hüsranla terbiye ediyorlar.
-Cennet ve cehennem…
Her ikisi de, insanın dünyadaki mutluluğu ve mutsuzluğu ile ilgili tariflerdir.
Dünya da mutlu olan cennette, mutsuz olan cehennemde yaşıyor demektir.

4 Ocak 2002

CategoryGezi Notlarım

iletişim        +90 (212) 571 57 97 +90 (535) 713 02 77