Dünya Ruh Sağlığı günü için verdiğim bir konferans (YouTube video adresi) nedeniyle ruh hekimliğinin ve psikiyatri tarihini araştırırken, Avrupa’da karanlık çağ olarak bilinen orta çağda vahşete varacak derecedeki olayların nedenlerinin bir maddi temeli olması gerektiğini düşünmeye ve araştırmaya başladım.

Klasik kitaplarda yazılanlara bakılırsa Orta Çağ Avrupa’sının o dönemde durup dururken büyüsel ve gizemci düşünce egemenliğine girdiğini ve bunun sadece Hristiyanlığın dogmatik biçimde gizemci-büyüsel değerlere önem vermesinden kaynaklandığınıve bu düşüncelerin ruh hastalarına korkunç işkencelerin yapılmasına ve yok etmelerin kaynağı olduğunu savunurlar. 
Bu düşünce kısmen doğru olsa da çok eksiktir. İşin özünü gözden kaçırmaktadır.


Orta Çağ Avrupa’sında ruh hastalarına bakışları; bu hastaların içine şeytanın girdiği veya şeytanın bu kişileri yakaladığı; dolayısıyla bu hastalar bir büyücü olarak avlanırdı ve de diri diri yakılırlardı. Bu dönemde büyük olasılıkla çoğu şizofrenik, manik, histerik olan yüz binlerce hasta ruhlarına şeytan girdi tanısı ile diri diri yakılmışlardır. 


Bu ilkel dinsel politik anlayışın sadece ruh hastalarına uygulanan bu zulüm görünüşteki kurbanlar mıydı?
Bence o dönemdeki ruh hastaları işin kurbanıydılar.
Yapılan uygulamaların özü ise aslında dinsel ve politik amaçlıydı. Dinsel ve politik amaç ise Hristiyanlığa, Katolik kilisesi, tanrının kurallarına, skolastik düşünceye, Katolik mezhebine karşı olanları yargılayıp, korkunç işkencelerle öldürüp, diğer insanlara da baş kaldırmamaları için ibret olması amacıyla kurulmuş Engizisyon mahkemeleri nedeniyle, insanlığın bu en karanlık zamanlarına farklı açıdan bakmak gerekir. Nitekim son zamanlarda geriye doğru yapılan araştırmalar göstermiştir ki, Engizisyon mahkemelerinin karar ve uygulamalarının tamamı dinsel-politik kaynaklıdır.


Harry Potter, etkinliği sürüyor. Seri halinde çekilen filmlerin seyirci başarısının getirdiği gişe kazancı ve bu figürlerin, cadı, büyücü, sihirbazlar, dönüştürücü, şekil değiştiriciler, iyileştiriciler ve de falcıları sinema salonlarında zevkle izlerken geçmişten gelen nasıl bir anlatımın bize verilmek istendiğinin hiç birimiz farkında değiliz.


Cadı kültü modern dönemlerde kendisinden çokça bahsedilen bir olgudur. Batıda Cadılar Bayram’ından tutun da Witca dinine kadar bir yelpazede, konu sürekli gündemdedir. Başta sinema endüstrisi olmak üzere Avrupa’da ve Amerika’da konu sürekli gündemde tutulur. Sinema endüstrisi ve görsel sanatlar için ise konu oldukça ilgi alanları içindedir.


Yirmi birinci yüzyılda cadılar ve cadılık bizleri hala ebedi bir büyünün etkisi altında tutmaya devam ediyor. Cadı, büyücü ve sihirbaz; hepimiz içgüdüsel olarak bunların kim olduğunu ve neler yapabildiklerini izlediğimiz sinema filmlerden ya da televizyonlardaki çizgi filmlerden biliriz.
Son yıllarda Türkiye’de de cadı bayramı kutlamaları insanı şaşırtıyor.


Ne var ki modern dönemlerde kullanılan cadı imgesi 15-16. yüzyıl Avrupa’sına aittir. Oysa o tarihler aynı zamanda cadı korkusunun ve cadı avının en tepede seyrettiği dönemlerdir. 15 ve 16.yüzyıl cadı algısı tamamen şeytanla işbirliği yapan, ruhunu şeytana satarak doğa üstü yetenekler elde eden kadınlar üzerinden kurgulanmış bir algıdır Gerçekte böyle bir işbirliğinden söz edenlerin cadı korkusunun ve hakim cadı algısının neden 12 yüzyılda başladığı ve öncesi için belirgin bir cadı algısının neden söz edilmediğini anlatmaları oldukça zordur.


13-17 yüzyıllar arasında tüm cadı mahkemelerinin yüzde ellisi Fransa -Almanya -İtalya arasındaki ”altın üçgen” de gerçekleşmiştir. Bu Strasbourg çevresindeki 300 mil yarı çaplı daire de denebilir. Bu bölgenin özelliği Hristiyan teolojisinde ”heretikler” (sapkınlar) diye anılan Katharlar (Albigenler), Waldensianlar gibi Anadolu orijinli toplulukların Avrupa’da yerleştikleri bölgedir. Bunlar Anadolu’dan sürgün edilen Hristiyan olmayan farklı inanışların mensuplarıydı, 8-9 yüzyılda zorunlu olarak yerleştikleri Bulgaristan coğrafyasında ise Bogomil’ler olarak anılmaktaydı. Bu topluluklar kuzeye doğru yayıldıkça Katolik Kilisesi için bir çeşit kabus halini aldılar. Bu toplulukların en önemli özellikleri, erdemleri de diyebiliriz; ortak mülkiyete inanmaları ve kadın erkek eşitliğini öne çıkarmalarıydı. Hem Bogomil’lerde hem de Katharlar’da kadınlar ermiş olabiliyorlar, yani ruhban sınıfı içinde yer alabiliyorlardı. Kathar kadınları doğunun büyük bilgi hazinelerini ve 10 bin yıllık kültürünü yanlarında Avrupa’ya taşıdılar. 


Kadın Ana kültürünün uzun yüzyıllar öncesini anlamak için; Anadolu’da yaşayan insanların tarihine bakmak yeterlidir. Anadolu’nun herhangi bir yaylasında ya da ovasında toprağı eşelerseniz; Anaç ve hamile ana tanrıca figürlerine rastlarsınız.
Amazonlar, Kuzey Anadolu başta olmak üzere egemen olmuş, inanışa göre yalnızca bir mitos, uydurulmuş bir efsane değil. Tarihçiler Efes’in, Sinop’un ve Anadolu’da pek çok kentin Amazonlar tarafından kurulduğunu söylerler.
Platon ve Sokrates Anadolu’da yaşayan çok kuvvetli ve cesur kadınların sık sık Yunanistan’a akın yaptıklarından bahseder.
Demek istiyorum ki, Anadolu’nun kadın egemen dönemlerinden o günlere gelen bir kadın egemen kültürün birikimi ve tarihsel geçmişi vardır.


İşte bu kadın egemen kültürünün dinsel bağnazlık karşısında gerilediği yer erkeklerle eşit olmaktı. Ancak bu eşitlik bile o dönemde Hıristiyanlık coğrafyasında kabul edilemez bir olguydu. O dönem Avrupa’da kadınlar bir tür köleydi.Erkek egemen bir kültürün baskısı altındaki Hristiyan kadınları karşılaştıkları Bilge Kadın Dervişler ve Avrupa’nın ilk defa gördüğü kadın ozanlar sayesinde hızla ‘heretikleşiyor’ ve Katolik kilisesinin bağnaz öğretilerinden uzaklaşarak Kathar inanışına geçiyorlardı. 


Kadın Ana kültürünün uzun yüzyıllar öncesinden, Anadolu’nun kadın egemen dönemlerinden o günlere gelen kadın kültürünün dinsel bağnazlık karşısında gerilediği yer erkeklerle eşit olmaktı. Kadın Ana kültürünün yeniden diriliş tehlikesi Katolik kilisesini harekete geçirmiş ve bu inanışlar sapkın ilan edilmiştir. Böylece ‘sapkın’ ‘inanışların etkisini kırmak ve yok etmek için Kilise bir dizi önlemi devreye sokmuştur. Albigen Haçlı Seferi bu insanlara karşı düzenlenerek, Katharlar kırılmış, ateşe atılarak cezalandırılmışlardır. Bu katliamlardan sonra Anadolu göçmenleri kendilerini ve de inançlarını gizlemek zorunda bırakıldılar. Kilisenin buna karşı da önlemi hazırdı: İşkenceye dayalı sorgu yöntemleriyle yüzyıllarca insanlığın başına dert olan bir kurum, engizisyon mahkemeleri oluşturuldu.Engizisyon kadın erkek tüm heretikleri öldürmenin dışında, Kathar öğretisinin en güçlü yanını olan tüm kadınların sempatisini kazanan eşitlik durumunu da ortadan kaldıracak bir karşı saldırı hazırladı:Bunun adı cadı suçlamasıydı.


Bilgiyi elinde bulunduran bu nedenle de üstünlük sağlayan kadın ermişlere karşı yapılan suçlamalar tam 500 yıl öncesinde Anadolu’da yapılanlardan farklı değildi.Bu kadınlar o zamanın en tutucu toplumunda nasıl suçlanıyorlardı; Evlerde toplanarak ışıkları söndürüp toplu zina ayinleri yapmakla, şeytanla işbirliği yaparak İsa’nın kilisesine karşı savaşmakla suçlandılar. Gerçekle bir ilişkisi olmayan bu suçlamalar tamamen bir gözden düşürme aracıydı. İlk kullanıldığı yıllardan günümüze kadar böylesi bir amacın aracı olarak maalesef kullanılageldi.


İlk kadın yakılması eylemi engizisyon emriyle 1180 yılında Toulouse kentinde geçekleşti. O yıllarda öldürülen kadın sayısı binlerle ifade ediliyor. Katolik Kilisesinin kadınlara yönelik bu acımasız tavrı tamamen korkularından ileri gelmekteydi.Onların bu korkuları nedensiz değildi. İnsanlık tarihi kadar eski bir Kadın Ana kültürünü, anaerkil bir toplumsal yapıyı karşılarında görmeleri Katolik Kilisesini paniğe sevk etti. Bu kültürel form Hristiyan tutuculuğunun tüm köklerine bir saldırı olarak görüldü ve şiddetle bastırıldı.


Roma Katolik Kilisesinin Hristiyanlığı muhafaza etmek, karşı olanları veya yeni fikirler ortaya atanları cezalandırmak için kurduğu ruhban cemiyeti mahkemeleri 12.yüzyıldan başlayarak altı asır devam etmiştir. Engizisyon mahkemelerini papazlar idare ediyor, bütün işlemleri gizli yapılıyordu. Engizisyon mahkemeleri yalnız Hristiyanlıktan çıkanları değil, bütün aydınları yok ediyor, fennin ve ilmin ortaya koyduğu yenilikleri günah sayıyordu. Dünyanın yuvarlak olduğunu ve döndüğünü söyleyen Galileo bu sözlerinden dolayı yetmiş yaşlarındayken Engizisyon Mahkemelerinde mahkum edilmiş, hapishanede gözlerini kaybetmiş, daha sonra sözlerini resmen geri alarak kurtulabilmiştir.


İspanya’daki Engizisyon uygulamalarının niteliği, politik ve sosyal kaynaklarının nedeni ise çok daha farklıydı. 
Berberi kumandan olan Tarık Bin Ziyad ve ordusu 711 yılında Cebeli Tarık boğazını geçerek İber Yarımadasına geçti.İber Yarımadasının tamamı kısa sürede Müslümanların eline geçti.Burada Endülüs-Emevi devlet tarihini anlatmayayım, Kısaca 756 yılında kurulan Endülüs Emevi egemenliği 1492’de Beni Ahmer devletinin yıkılışı ile İspanya’daki 781 senelik İslam ve Emevi egemenliği sona erdirdi.


Engizisyon mahkemelerinin İspanya’daki zulmü çok daha büyük olmuştur. 1232 tarihinde başlayarak Engizisyon cemiyeti, İspanya’nın her tarafında birer şube açtı. Müslümanlara, Yahudilere, bunlara taraftar ve de ‘Müdeccenler’ denen Müslüman olmuş İspanyollara yapmadıkları zulüm kalmadı. 1492’de Endülüs Emevi Devleti yıkıldıktan sonra, engizisyonu had safhaya çıkardılar. İspanya’daki Müslümanlarla, Yahudiler tamamen imha edilinceye kadar ‘Müdeccenler’i bu mahkemelerde süründüler ve yok edildiler. Bu katliamlardan İspanyolların ellerinden kaçabilen Yahudiler Osmanlıya sığındılar. Bugün Türkiye’de yaşayan Yahudiler bu katliamdan kaçanların torunlarıdır.


İspanya’daki Engizisyon sırasında çok sayıda cami, medrese, tüm arşivler, kitaplar yakılıp kül edilmiştir. Müslüman diye hiç bir canlı hayatta kalmamıştır. Ünlü fizikçi Pierre Cure, 20 yüzyılda şunları söylüyor; ”Müslüman Endülüs’ten bize 30 kitap kaldı, atomu parçaladık, şayet yakılan bir milyon kitabın yarısı kalsaydı, çoktan uzayda galaksiler arasında olacaktık” diyor.
Yani cadı avı Avrupa’nın farklı coğrafyalarında değişik nedenlerden de kaynaklansa, Hristiyan kültürünün egemen toplum düzenine uymayan inançların ve kültürlerin ortadan kaldırılması hareketinin belirgin bir görüntüsünden başka bir şey değildir. 18.yüzyıla kadar geçen zamanda Kilise sürekli cadı imgesini kaşıdı ve işkenceli iftiralarla örnek olaylar üretmeye çalıştı. Bütün bu zamanlar içerisinde cadı arayışına hep şeytanla işbirliği suçlaması eşlik etti. Aslında kilisenin aradığı (Almanya-Fransa-İtalya üçgeninde) ”Heretik” inanç sahibi insanlardı. İspanya’da ise Müslümanlar,Yahudiler ve Müslüman olmuş Müdeccin denen İspanyollardı.

CategoryYazılarım

iletişim        +90 (212) 571 57 97 +90 (535) 713 02 77