RÜYALAR ÜZERİNE NOTLAR VE DE RÜYALARIN DİLİ?

Rüyaların Psikolojik Tarihi

 
 Günümüz dünyasına gelinceye kadar rüyalar yüzyıllardır insanlar için çözülmeye değer gizemli bir olgu olarak ele alınmış ve psikoloji de dâhil olmak üzere birçok uzmanlık alanının ilgisini çekmiştir. Rüyaları açıklama çalışmaları tarihi süreç içinde spekülasyonlardan bilimsel temele oturtulmaya çalışılan açıklamalara doğru bir yol izlemiş olsa da, günümüzde hâlâ gizemini korumaya devam eden bir olgu olarak tartışmalara ve araştırmalara konu olmaktadır
Rüyalara dair ilk açıklamaların bilimsel temellerden uzak büyücülük yaşantıları ya da geleceğe dair spekülasyon kaynağı olan gizemli yaşantılar olarak ele alındığı görülmektedir. Son birkaç yüzyıldır ise rüyalar büyücülüğün, spekülasyonların ve gizemli olayların objesi olmaktan fizyolojik ve psikolojik açıdan anlamlandırılabilen bir olgu haline gelmiştir. Rüyalara dair bilimsel temellere dayanan ilk açıklamalar 1800’lerde Burdach, Delboef ve Robert gibi bilim insanları tarafından rüyaların deneyimlendiği uyku ile bağlantılı nörofizyolojik çalışmalara dayandırılmıştır.
 Nörofizyolojik bağlantılarla açıklanmaya çalışılan rüyalar ilk olarak Freud  tarafından psikolojik temele oturtulmuştur. Freud  rüyaları bilinçaltına giden asil yol (via rega) olarak tanımlar. Başka bir deyişle Freud’a  göre rüyalar gizil arzu ve güdülerin bilinçdışı süreçte kabul edilebilir açık içeriklere dönüştürülme sürecidir. Söz konusu süreç arzu ve güdülerin simgeleştirme yoluyla sansürlenerek kabul edilebilir içeriklere dönüştürülmesidir. Rüyaların içeriğini günlük yaşamdan kalıntıları temsil eden sansürlenmemiş açık (manifest) içerik ve simgeleştirme yoluyla sansürlenmiş gizil (latent) içerik oluşturur. Freud rüyaların, rüya işlemleri sonucu ortaya çıktığını savunur. Bu işlemlerden ilki simgeleştirmedir ve bu mekanizma beden bölgeleri, işlevleri ya da bastırılan düşüncelerin doğrudan değil kabul edilebilir simgeler yoluyla ortaya çıkışını temsil eder. Bir diğer rüya işlemi yoğunlaştırmadır ve bilinçaltındaki birçok düşünce ve dürtünün rüyalarda tek bir simge ile ortaya çıkması, başka bir deyişle bir rüya içeriğinin birden fazla çağrışıma işaret ediyor olmasıdır. Üçüncü rüya işlemi yer değiştirmedir ve bu mekanizmayla ruhsal enerji rüyanın gizil içeriğinden açık içeriğine, yani simgelere aktarılır. Bununla birlikte açık içeriğe dönüşen dürtülerin amacı değişmez. Son rüya işlemi ise yansıtmadır ve bu işlemle kişi kendi istek, dürtü, duygu ve düşüncelerini rüyalarında başka kişi ya da simgelerden kendisine yöneltiliyormuş gibi görür.

Rüyaların İşlevi,

 
 Rüyaların psikolojik işlevleri ile ilgili çeşitli görüşlerden söz edilmektedir. Freud’a  göre rüyalar gizil istek ve güdülerin bilinçdışı süreçte kabul edilebilir açık içeriklere dönüştürülmesiyle enerji boşalımı sağlar ve telafi edici işlev taşır. Jung Freud’un telafi edici görüşüne karşı çıkarak rüyaların sadece telafi edici işlev taşımadığını, aynı zamanda uyanık yaşantılardaki psikolojik hali tamamlayıcı işlevi olduğunu da savunur..
 Rüyaların işlevlerine atıfta bulunan bir başka görüş “Süreklilik Hipotezi”dir (Continuity Hypothesis), Bu hipoteze göre rüya içeriği kişinin günlük ruhsal iyilik hali, duygu durumu ve düşünce içeriği ile paraleldir ve sürdürücü işlev taşır.. İçsel ve dışsal uyarıcıların aşırı yüklenmesini engelleyen bir filtre görevi görür ve işlenecek bilgiyi öncelik sırasına koyan ve ayıklayan seçici bir süzgeç görevi görür.. Ayrıca rüyaların duygu düzenleme ile ilişkili olduğundan söz edilmektedir. Bu işlev REM evresinde duygusal işlemleme sürecinde önemli rol oynayan amigdalanın diğer beyin bölgelerinin aksine aktiviteye devam etmesi ile açıklanmaktadır. Rüyaların işlevleri ile ilgili son olarak bilinç ile bilinçdışı ve uyku ile uyanıklık arasında bariyer görevi görerek psikoza ve bazı psikopatolojilere karşı koruyucu işlevinden de söz edilmektedir..
 Uyku; kişinin duyusal uyaranlarla uyandırılabildiği belli süreli, periyodik ve geçici bilinçsizlik durumu olarak tanımlanabilir. Ve uykuyu tanımlayan 5 fizyolojik evre uyku döngüsünü oluşturur. Bu evrelerin ilk dördünde hızlı göz hareketleri gözlenmez, son evre ise hızlı göz hareketleriyle karakterizedir. Bu bağlamda uykunun ilk dört evresi n-REM (hızlı göz hareketleri olmayan), son evre ise REM (hızlı göz hareketleri) uykusu olarak sınıflandırılmaktadır. Uykunun ilk evresi başlangıç evresidir. Kişi bu evrede kolaylıkla uyanabilir. İkinci evre hafif uyku evresidir, uyku basması olarak da adlandırılır. Bu evrede uyandırılan kişi uyanık olduğunu zanneder ancak çevrede olup bitenlerden haberdar değildir. Üçüncü evre orta dereceli uyku evresidir, bu evrede uyandırılan kişi uyuduğunun farkındadır. n-REM evrelerin sonuncusu dördüncü evre ise en derin uyku evresidir, vücut metabolizması yavaşlar ve gece terörü, uykuda gezinme gibi bozukluklar bu evrede gerçekleşir. Ayrıca kaliteli uyku, başka bir deyişle dinlenme ile ilgili süre bu evre ile ilişkilidir. Hızlı göz hareketleriyle karakterize REM evresine paradoksal uyku da denir. REM evresinde limbik sistem dışındaki beyin bölgeleri de aktivitedir. Aktiviteye devam eden bu bölge özellikle amigdala, duygusal işlemleme sürecinde önemli rol oynar,. Anımsanan rüyaların bu evrede görüldüğü bilinmektedir.
 Rüya, uykunun genel ve karakteristik özelliklerinden biri olup, REM evreleri ile yakından ilişkili bulunan, görsel, işitsel ve duygusal yaşantılar olarak tanımlanabilir. Rüyaların uyku döngüsünde REM evreleri ile yakından ilişkili olduğundan söz edilse de, yapılan araştırmalar n-REM evrelerinde de rüya görüldüğünü ancak REM evrelerine kıyasla daha az anımsandığına vurgu yapmaktadır.

Elbette rüyalar hayatımızın en gizemli ve şaşırtıcı fenomenlerinden biridir. anlaşılması gereken ilk şey rüyaların bir dili olduğudur. Ve herhangi bir yabancı dil gibi çalışılması gerekiyor.

Çoğu insan rüyaları kelimesi kelimesine yorumlamaya çalışmak gibi bir hata yapar.
Oysa rüyaların dili bir semboller dilidir. O halde rüyaları çözümlemek için, rüyaların sembolizmini nasıl çizeceğinizi öğrenmeniz gerekir.
İnsanların %95’i rüyaları ilgi çekici ve merak uyandırıcı buluyor.
Kişi sabah uyandığında;
-”İlginç bir rüya gördüm” diyorlar ve burada bitiyor.
Şunu anlamanız gerekir, rüyalarınızla gerçekten bağlantı kurmak için onların bilinçaltınızdan gelen mesajlar olduğunu anlamanız gerekir..
Rüyalar kendi dillerinden konuşurlar ve bu dil sembollerin dilidir. Bu  nedenle sabah uyandığınızda ve gece bir rüya gördüğünüzü hatırladığınızda onu rüya günlüğüne yazmanız gerekir.
Eğer rüyalarınızı merak ediyor ve anlamak istiyorsanız, bir rüya defteri alın ve rüyalarınızı yazın. -”Rüya günlüğüm.yatağın yanında duruyor. Uyandığımda ve sembollerle ilginç bir rüya gördüğümü fark ettiğimde ve bir tür mesaj içeriyormuş göründüğünde onu deftere yazıyorum” diyebilmelisiniz.
Gördüğümüz rüyanın ne anlama geldiğini belki o an anlayamazsınız,-
-”Ama bir kaç gün içinde hatırlayacağım. Notlarımı tekrar okuyacağım” deyin.
-Ve şunu soracağım, bu rüya bana ne anlatıyor?
Yazarak rüyalarınıza bu kadar saygı gösterdiğinizde, sonuçta yaptığınız şey, ne de olsa hayallerinizi yazarak, rüyalarınızı olan saygınızı ifade ediyorsunuz.
Rüyalarınızı not ettiğinizde, bilinçaltınıza şöyle diyorsunuz;
-”Seni duyuyorum belki şu an sen tam olarak anlayamıyorum, ama seni duyuyorum ve sana saygım vari bana bir şey anlatmaya çaışıyorsun”.
Yapmanız gereken en çok ilginizi çeken 3-4 karakter seçiyorsunuz ve hayale en büyük saygıyı göstererek  onları parça parça çözmeye çalışmaya başlıyorsunuz.
Sonra her karakteri analiz edeceksiniz.
Rüyalarda belirli arketipsel semboller vardır.
Örneğin bir rüyada ölüm ne anlama gelir?
Rüyada ölüm çok sık bir değişiklik anlamına gelir. Bu hayatınızdaki  bir şeyin ölmesi veya bitirilmesi anlamına gelir. Bitirilmesi gereken toksik bir ilişkiniz olabilir. Bu artık sizi tatmin etmeyen bir iş olabilir. Bu kendiniz için üç ya da beş yıl önce seçtiğiniz hedef olabilir. O zamanlar çok önemli görünüyordu, ama şimdi önemini yitirmiştir.  Ya da artık sadece ilerlemenizi engelliyor ve kendinize yeni hedefler belirlemeniz gerekiyor olabilir. Bu nedenle rüyalarınızdaki tüm sembolleri görmeyi başarır ve onları sembolik olarak yorumlamaya başlarsanız, bu sizin rüyanızı anlamaya daha da yaklaşmanızı sağlayacaktır.
Yeni bir dil öğrenmek kolay değildir. Bir yabancı dili akıcı bir şekilde konuşmak yeterli değildir. Kelimeleri öğrenmek günler haftalar alır. Gerçekten ise bir dilde  ustalaşmanız ise aylar hatta yıllar alır.. Ama rüyaya saygı gösterirseniz, onu yazar, ciddi sembolleri analiz ederseniz ve kendinize rüyanın başında ve sonunda ”ne hissediyorum” sorusunu sorarsanız, bütün bu noktalar rüyayı anlamanıza yardımcı olur.
Rüyanın sonunda kendinize şu soruyu sorun, ne hissediyorsunuz?
-Rahatlama mı, korku mu, huzur mu, başka bir duygu mu?
Rüya, uyku sırasında yaşanan görsel imgeler, sesler ve diğer bedensel duyumlara eşlik eden duygular ve düşüncelerden oluşur. Rüyada yaşanan bütün bu duygu ve düşünceler bir anlatıcı tarafından oluşturulan tıpkı bir senaryo içinde bir filme aktarılması gibidir. Rüyadaki anlatıcı, senarist ya da yönetmen aslında kişinin kendisinden  ve sonuçta rüyalar bilinçaltı düşüncelerinden başkası değildir.?
Ortalama olarak bir günde, bir insanın  zihnimizden 70 bin düşünce geçer. Bazı araştırmalara göre daha da fazla. Bu bir günde zihnimizde geçen düşünceler var ya işte bu düşüncelerin yüzde doksanı bir gün önce düşündüğümüz düşüncelerin aynısıdır.
-Bu durumda aynı düşünceler aynı seçimlere yol açar. ve aynı seçimlerde aynı davranışları yaratır. Aynı davranışlar aynı deneyimleri oluşturur ve aynı deneyimler aynı duyguları yaratır. Bu tanıdık aynı duygular, aynı hislerde yine aynı düşüncelere yol açar.
-Biyolojiniz, sinir devreleriniz, kimyanız, hormonlarınız, psikolojiniz ve genetik ifadeniz her zaman nasıl düşündüğünüzle, nasıl davrandığınızla ve nasıl hissettiğinizle örtüşür.
-O halde sizin kişiliğiniz kişisel gerçekliğinizi yaratıyor. Olay budur.
Sizin kişiliğinizi yaratan şey davranış, düşünme ve hissetme tarzınızdır. Yani şu anki kişiliğiniz sizin hayat dediğiniz kişisel gerçekliğinizi yaratmış olduğudur.
Rüyanızda sizin hayat dediğiniz kişisel gerçekliğin bilinçaltı yansımasıdır.
-Çevreniz mi düşüncelerinizi yönetiyor?
-Yoksa düşünceleriniz mi çevrenizi yönetiyor?
Bunu hiç düşündünüz mü?
Ya da şöyle diyebilir miyiz?
-Kişisel gerçekliğiniz mi kişiliğinizi yaratıyor?
-Yoksa kişiliğiniz mi kişisel gerçekliğinizi yaratıyor?
Beyniniz hayatta bildiğiniz her şeyi yansıtmak üzere organize olmuştur, Yani sizin beyniniz dış çevrenizin bir anlamda yansımasıdır. Siz çevrenizin ürünüsünüz. Ama ondan önce nesiller boyu devam eden bir genetik dizinin ürünüydünüz.Bilinçaltı sizin en güçlü ve gizemli parçanızdır.
1687 yılında kalma bilgilerle yani Newton’un hareket yasalarıyla  ve fiziksel nesnelerin hareketleri yasaları ile ilgili olayların ve rüyaların çözümlenmesi 19. yüzyıl, 20.yüzyılın Newton fiziğinin etkisinde kalan nörolojik ve psikolojinin yetersiz bilgileriye açıklamak yetersiz ve mümkün değildir..
Artık kuantum fiziği çağındayız.
Kuantum fiziğine göre, herşey enerjinin titreşimdir, herşey. ağaçlar, binalar enerjinin titreşimleridir, sen bir enerji titreşimisin ve ben bir enerji titreşimiyim. Düşüncelerimiz enerjinin ve sonuçta rüyalarımız da enerjinin titreşimleridir,
 Kuantum fiziğine göre hepimiz evrenin bir parçasıyız. Evren bütünün bileşenlerinin her birinin bileşenlerinin bulunduğu dev bir hologramdır. Beynimizin çalışması da hologramik etkiye dayanır ve dolayısıyla evrenin bir yansımasıdır. Bu yüzden bilinç ve maddi dünyanın etkileşimi kurgu değil gerçekliktir. Çünkü bilinçaltı bir insanın enerji akışını kontrol edebilir.
-Evet sorabilirsiniz; binaların ağaçlardan farklı olduğu açıktır. Ve ben karımdan farklıyım.Ve sen arkadaşlarından farklısın. Normal seviyede bunlar doğru ve açık. Fakat kuantum seviyesinde yani atomaltı seviyesinde herşey titreşen enerjidir. Dolayısıyla tüm gerçekliğin titreşen ağında her şey birbiriyle iletişim halindedir.
error: