İnsanlık şu anda küresel bir salgınla savaşıyor, dünya olağanüstü bir durumla karşı karşıya. Ülke olarak bir savaştayız.. 

Bu savaşın ön cephesinde hayatlarını hiçe sayarak savaşan sağlık ordusu mensupları var ve onlar takdiri fazlasıyla hak ediyorlar. 

Evet, Devlet Başkanından sıradaki insanlara insanlara varıncaya kadar, herkes tarafından takdir edilmek, alkışlanmak, pencerelerde ışıklar yakıp söndürmek güzel ve  gururumuzu okşuyor, Değerli meslektaşlarımızın isimlerinin bazı hastanelere isim olarak verilmeleri harika. 

Ama unutmayın ki bu sağlık mensupları dün de vardı, yarında var olacaklar.

Geçmiş yıllarda bu ülkenin en sıkıntılı zamanlarında veremle, sıtmayla, çiçek hastalığıyla, kolera salgınlarıyla mücadelede, savaşlarda, depremlerde ve kısaca hayatın her alanında her türlü hastalığınızda sağlık mensupları vardı.

Ama sağlık mensupları olarak güvenceli çalışmak istiyoruz. 

Sözel saldırıya uğramayan hemen hemen hiç bir sağlık mensubu yoktur. Sorunumuz da tam budur.

Sağlık mensuplarına ve çalışanlarına uygulanan şiddet?

Dünya Sağlık Örgütü genel olarak şiddeti ”Tehdit veya faaliyet düzeyinde kendisine, başka bir kimseye, bir gruba veya topluluğa kasti olarak yönelmiş fiziki gücün; yaralanma, ölüm, psikolojik zarar, köreleme veya mahrumiyet ile sonuçlanmış veya yüksek sonuçlanma ihtimali oluşturması” şeklinde tanımlamış.

 Sosyal çalışma bağlamında şiddetin tanımı doğal olarak sağlık çalışanlarına yönelik şiddetin tanımı ile farklılık gösterecektir (WHO 1998). Bununla beraber kime yönelmiş ve ne ile sonuçlanmış olursa olsun şiddetin önlenebilir bir halk sağlığı olduğu açıktır. Bir hafta önce Maltepe’de corona virüs tanısı ile hastaneye yatan annesi yoğun bakıma alınmadı hastanede iki güvenlik elemanı bıçaklandı haberini biliyorsunuz.

İşin garip yönü şiddet kurbanları arasında en önde gelen meslek gruplarından olan sağlık çalışanları aynı zamanda şiddete karşı insanlara yardım etmek konusunda eşsiz bir yere sahiptirler.

Şöyle salgın öncesi zamanları hatırlayalım; Gün geçmiyordu ki hastanelerde doktorlara, sağlık mensuplarına şiddet ve saldırı haberlerini duymayalım, hasta yakınları tarafından saldırıya uğrayan, darp edilen ya da öldürülen doktor ve sağlık mensupları haberlerini duymayalım.

  Biz doktorlar ve diğer sağlık mensupları engelsiz ulaşılabilen bir mesleği tüm yaşamımız boyunca yapıyoruz.Yaşam hakkı bağlamında rengine, diline, dinine ve etnik kökenine bakılmaksızın ”Bir insanı öldürenin bütün insanlığı öldürmüş gibi, bir insanı kurtaranın bütün kurtarmış gibi olacağı” anlayışıyla ve anlatımıyla; yaşamları boyunca yüzlerce hasta binlerce insanı sağlıklarına kavuşturan hekimleri nereye yerleştirmemiz gerekiyor? 

Doktor olarak çalışmaya başladığım yıllardı, iktidar da Bülent Ecevit Başbakanlığındaki Hükümet önerisi ve o zaman ki Sağlık ve Sosyal Yardım Bakanı Dr. Mete Tan’ın bakanlığı döneminde   29 Haziran 1978 tarihinde muhalefetinde kısmi desteği ile sağlık çalışanlarına ”tam gün çalışma yasası” çıkarılmıştı . O günün şartlarına göre tüm sağlık çalışanlarının ücretlerinde kısmi iyileştirmeler yapılmıştı. Günün şartlarında sağlık sorunlarının çözümünde eksik ama önemli bir adımdı.

  Yasa 12 Eylül askeri cuntasının kararnamesiyle bir buçuk yıl sonra; 31 aralık 1980 tarihinde kaldırıldı. Oysa o yasa  demokratik tartışmalar ve aşamalarla vücut bulan yasa, kaba kuvvet sopası ile kaldırıldı. 

Dönemin cunta lideri Kenan Evren bir konuşmasında; ”Doktorlar bir bayrağın kenarında tutmak için bile para isterler” diyordu. Oysa kendilerinin kimlerle iş tutukları ortada.. 

Yine cunta lideri bir konuşmasında ”Efendim nasıl olur, bir hemşire bir generalden fazla maaş alabilir” diyordu, ama milleti soyup soğana çevirenleri görmek işlerine gelmiyordu.

Yönetimi elinde bulunduran kişiler alenen mitinglerdeki konuşmalarında doktorları ve sağlık mensuplarını topluma hedef gösteriyordu. 

Ama aynı cunta liderleri ömürlerinin son on yıllarında doktorların bakımına kaldılar.

Bu ve benzeri kişilerin anlatımları, toplumun eğitim düzeyindeki düşüklük, medyada ve özellikle TV dizilerinde yer alan doktorlara yönelik şiddet yayınlarından etkilenmeler, toplumda şiddet eğiliminin giderek artması, sistemden kaynaklanan hata ve aksaklıkların toplum tarafından çalışan kaynaklı olarak algılanması ve toplum hasta hakları konusunda yapılan vurgulardan etkilenmesi başlıkları sağlık mensuplarına yönelik şiddet nedenleri olarak gösterebiliriz.

 Eski bir gazete haberi şöyle yazıyor; Bir başhekim anlatıyor;

”Hasta, Zonguldak’tan Düzce’ye nakil edilirken yolda fenalaşarak hastanemize kabul edilmiş. Terminal safhada, yani son dönemde olan bir kanserli hasta. Nihayetinde yolda kötüleşmiş. Özellikle kanser hastalığında son dönemlerinde tedavi mümkün olmuyor. Uygulanan şiddetin gerekçesi nedir, anlamak mümkün değil. Üzücü bir olay. Görev başındaki bir arkadaşımız, vefat haberini vermek için geldiğinde hasta  hasta yakınlarının şiddetine maruz kaldı”

   Özellikle 12 eylül askeri darbe döneminden başlayarak ortada siyasetçilerin ve yöneticilerin; doktorları ve sağlık çalışanlarını  itibarsızlaştırılarak bozuk bir sağlık sisteminin tedavi olamayan hastaların sorunları sağlık alanında çalışanlara ve özellikle doktorlara yönelmiş öfke ve şiddet artık bir toplumsal gerçekliktir. 

İşte bu nedenlerle en son İstanbul Bahçelievler’de görev yaptığı hastanede 2 Ekim 2018 günü Ruh Sağlığı ve Hastalıkları Uzmanı Dr. Fikret Hacıosman’ın öldürülmesi ufak tefek tepkilerle unutuldu ve geçiştirilip gitti. Ya daha önce öldürülen doktorlar deyince kimleri hatırlıyoruz?  Doç. Dr. Edip Kürklü, Kalp nakillerini o yıllarda yapan kalp cerrahıydı, 1988 yılında bir hasta yakını tarafından öldürülmüştü, Prof.Dr. Göksel Kalaycı, Çapa Tıp Fakültesi bahçesinde hasta yakını tarafından öldürüldü. Dr. Ersin Arslan bir hayvan tarafından bıçaklanarak 30 yıllık emek, 30 yıllık hayaller, dört aylık hamile eşi ve çocuğundan koparıldı, Dr. Ali Menekşe Göğüs Hastalıkları uzmanıydı, ensesine sıkılan bir kurşunla öldürüldü. Dr. Kamil Furtun, Dr. Abdullah Birol akla gelenler.

Bir doktor nasıl ve hangi şartlarda yetişiyor biliyor musunuz? Ailenizde bir doktor yoksa anlayamazsınız.

Doktor olmak için insanlar nasıl sıkıntılı günlerden geçiliyor biliyor musunuz?

Tıp fakültelerine; çalınarak ellerine önceden sınav soruları verilenler dışında, ülkenin en seçkin ve en zeki öğrencileri girebilir. Fakülteye girmeden önce üniversiteye giriş sınavında iyi puan almak zorundadırlar. Tıp fakültesi kazanmakla hiç bir şey bitmiyor. Tıp fakültesi demek, sizi bekleyen en az altı yıl sürecek zorlu çalışma, emek, çaba ve tüketilen bir ömür demek. Tıp fakültelerinde dersler; çok çalışmakla,  günlerce süren uykusuz zamanlar, sabahlara kadar etüt salonlarında çalışma ve grup çalışmalarına katılmak gerekiyor.

   Bir doktor için sadece altı yıllık fakülte bitirmekle de iş bitmiyor. Her doktor, bir klinikte uzman hekim olarak çalışmak ister. Uzmanlık TUS sınavı için yine çalışmak ve yine dershaneye gitmek zorundadır doktor. Diyelim ki on binlerce doktor arasında TUS sınavını kazandınız, O sene hangi bölümlerde ne kadar kontenjan varsa ancak oraya girebilirsiniz. Asistan olarak uzmanlığa başladınız. Nöbet…Nöbet ..Nöbet. Artık askerliği, dört yıllık mecburi hizmeti saymıyorum. 

   Fakülte bitirmek ve uzmanlık eğitimini bitirmekle de bitmiyor. Tıpta teknoloji  ve bilimsel gelişmeler bitmiyor. Her gün yeni bir şeyler çıkıyor ve bu gelişmelere bir hekim olarak yetişmek zorundasınız. Aldığınız bir diploma ile 30 yıl doktorluk yapamazsınız. Anlayacağınız, ülkenin en zeki, en seçkin, en çalışkan insanlarından olan doktorlar bin bir zorluk, emek ve çabayla yetişiyorlar. 

Biz yetişmiş insanlarımızı sadece böyle salgınların yaşandığı zamanlarda hatırlamamız biraz haksızlık değil mi?

Bu günlerde özellikle, acillerde çalışan doktorlar, aile hekimleri, hastanelerde ve yoğun bakımlarda enfekte olmuş hastalarla birebir bakan doktor ve sağlık mensuplarının günlük ruh hallerini, işe gidip gelirken ”ben bu hastalığa yakalanacak mıyım?” kaygılarını ne kadar yoğun yaşadıklarını biliyor musunuz? 

Hiç sanmıyorum!

Sağlık çalışanları üzerinde ilave bir psikolojik yük oluşturan ve memnuniyetsizlik, tatminsizlik kaynağı haline gelen şiddet konusunda taraflarıyla ve sonuçlarıyla beraber ciddi şekilde değerlendirilmesi ve önlem yönünde tedbirlerin planlanarak uygulanması zamanı gelmedi mi?

Uzun süreli çalışma saatleri, yaşadıkları kaygılar ve karşılaşacakları ölümler sağlık çalışanları psikolojik sorunlar, tükenmişlik sendromu işin diğer bir yönünü  oluşturduğunu unutmayın.

Böyle bir dönemde yorgunluğu ve aldığı risklere rağmen canla başla çalışmaktan imtina etmeyen sağlık çalışanlarının ve azminin kırılmaması için azami önlemleri alınması, hızla derhal gerekli kanuni düzenlemeler yapılmalıdır.

Unutmayın ki sağlık mensupları da insan. Yani bizlerde insanız ve duygu yüklü insanlarız.

Sağlıkta şiddet yasası çıkmak zorunda, bu gün bu yasa çıkmayacak da ne zaman çıkacak?.

Write a comment:

You must be logged in to post a comment.

iletişim        +90 (212) 571 57 97 +90 (535) 713 02 77