”Rüzgârda sallanmayan hiç bir ağaç yoktur” -Hint Atasözü

Hepimiz bir gerçek üstü zorlu ve acımasız tarihi döneme tanıklık ediyoruz. Bu dönemin özelliği tüm zamanlardan farklı olarak, dünya insanlarıyla ile senkronize olarak küresel bir sorunu birlikte yaşıyoruz. Salgın ile renk, dil, din, düşünce, ırk, sınıf ayırımı olmaksızın kısmi ortak insanlık paydalarımız ortaya çıktı.

Sabah insanıyım oldum olası hep erken uyanırım, Bu çocukluk yıllarında edindiğim bir alışkanlık. Yıllar içinde bu şartlandırma bir yaşam biçimine, şartlı refleks gibi tepki ile bağlantısı olmayan uyaran hale gelme sürecine ve  giderek yaşam biçimine,. Daha sonraki çalışma yaşamımda rutine dönüştü, Zorlanmadan genelde erken yatar sabah erkende uyanır oldum.

Gerçi yaşlandıkça uykumda artık eskisi gibi kaliteli olmuyor. Her şeye rağmen uyku alışkanlıklarımı korumaya çalışıyorum. Alışkanlığımdan olsa sabahları erken uyanmanın farklı bir esprisi ve de farklı bir neşesi vardır.

Uzun karantina günleri alışkanlıklarımızı değiştirmeye başladı. Herkes gibi zorunlu yeni durumuna uyum sağlamaya çalışıyorum,  Bolca uyuyor, dinleniyor, film seyrediyor, tembellik ediyorum. Vakitsizlikten dolayı ertelediğim birçok şeyleri yapma şansını yakaladım. Okuma ile birlikte çok sayıda notlarım düzenleme yazma imkânım oldu. Daha verimli yazma yeteneğimi fark ettim.

Aslında ‘yaşlılık’ sübjektif, kültürden kültüre, zamandan zamana değişen bir kategoridir. Bir yanda birçok devletin 65 yaş üstünü yaşlı kabul etmesi gibi bir durum var Karantinanın ilk günlerinde yaşlı insanlarımıza yaklaşım rahatsız ediciydi. Salgın nedeniyle, en riskli grup olarak yaşlılar gösteriliyordu. Salgın ile mücadeleye başlarken yapılan “yaşlı” vurgusu, toplumda yaşlıların “riskli değil tehlikeli” oldukları algısına yol açtı. Halen kırılgan grupta olan yaşlılar, sosyal medyada ve gündelik yaşamda saygısız söylemlere ve hatta zorbalığa maruz kalmaya başladılar.

Televizyonlarda, gazetelerde, sosyal medyada ‘Yaşlıları öldürüyormuş’ cümlesi sanki onlar duymuyormuş gibi çok rahat kullanılır oldu. Salgının oluşturduğu bulaşma riski kişilerin psikolojisini bozarken, ‘kaparsam ölme riskim çok yüksek’ duygusunu yaşayan ‘yaşlılar’ bunun üstesinden nasıl geliyor?

Bunlar yetmezmiş gibi sosyal medyaya düşen, televizyonlarda gösterilen videolardaki görüntüler acımasızdı.

Yaşlı bir adama, sokağa çıkma yasağı hatırlatılarak

‘Yaşın kaç sokakta ne arıyorsun’ sorusuna ağlamaklı “Hastaneye gidecektim, otobüse almadılar” diyordu.  Başka bir haberde yaşlı bir kadın alınmadığı otobüsü durdurmak için otobüsün önüne atıyor kendini. Başka bir şehirde bankta oturan yaşlılara su dökülüyordu.

 Sokağa çıkma yasağını düşünelim… Belirli sosyal düzenlemeler yapmadan, sosyal politikalar geliştirmeden yapılan kısıtlamalar yaşlılar için ayrımcılık doğurdu.. Bu kısıtlamalar onları toplumda ve aile içinde dezavantajlı duruma düşürdü. Bu insanların bir kısmı halen aktif olarak çalışıyor. Bir kısmı yalnız yaşıyor.

Sokağa çıkma yasaklarının ilk günlerinde sosyal medyada yaşlılara nefret söylemine varan bir dilin yaygınlaştığını gördük.

“Yaşlılar söz dinlemez, çocuk gibi davranır, sağlık sistemi üzerine bir yüktür, zaten 65 yaş sonrası çalışmazlar” türü kalıplaşmış yargıları duyuyoruz. Sonunda yaşadıkları ayrımcılığın sebebi yine yaşlı insanlar oldu.

”Yaşlıları öldürüyormuş” söylemi çok acımasız değil mi?

Hani ‘rahat olun virüs ölüme yakın olanları alıyor’ der gibi.  Yaşlı olduğunuzda biraz da eşit yurttaşlıktan çıkarılıyorsunuz, statünüzü, haklarınızı kaybediyorsunuz. Aile içinde ve toplumda ayrımcı dile maruz kalıyorsunuz.

Korona virüsü salgınını, insanlığın yaşlıları, “gereksizleri”, “işe yaramazları”, “üremeyenleri”, “üretemeyenleri” sırtından atma vesilesine, bahanesine dönüştürmek isteyenler var.

İtalyan doktorların, yoğun bakım ünitelerinde hangi hastayı gözden çıkarabilecekleri konusundaki mecburi tercih sırasında yaptıkları da bu kapsamda. Düşünsenize, korona virüsünden yoğun bakımda tutulan iki hasta ama tek bir solunum cihazı var. Sağlık personeli bir tercih yapmak zorunda ve bunun da kriteri yaş. Yaşlı kişinin ağzındaki solunum cihazını alıp gence takıyorlar.

Bu, ne yazık ki sorgulaması gereken evrensel bir ahlaki sorunsal olarak karşımızda duruyor. 

Bir başka hatırlatma,1918’de ABD’de başlayıp dünyaya yayılan ve sadece bir buçuk yıl içinde 50 milyonu aşkın insanı öldüren İspanyol gribi, korona virüsünden farklı olarak yaşlıları değil, gençleri vurmuştu.

Şöyle düşünelim: Bu virüs gençleri, çocukları etkileseydi aynı dili kullanır mıydık?

Onlar geleceğimiz derdik değil mi?

Yaşlılar geçmişimiz değiller mi?

Bildiğiniz gibi daha sonra yaşlılar zorunlu karantinaya alındılar. Uzunca sayılacak bir süre evlerinde çıkmadılar. Son iki haftada ise pazar günleri bir gün dışarı çıkmaları için uygulanan kısıtlı saat dilimleri yeterli mi?

Bence yetersiz.

Unutmayın ki bu gün sahip olduğunuz ve yaşadığınız konforun yaratıcıları o yaşlılardı. Yaşlılar toplumun hafızası, tarihi, kültürü ve dünden yarınlara aktarılan değerlerdir. 1940’lı ve 1950’li yıllarda doğan fırtınalı yılların çocuklarıydı. Gençlik yıllarında daha iyi bir dünya için tahakküme başkaldırmak onların yaşam tarzıydı, onların her biri gençliklerinde filozofça yaşadılar, onun için onlarla muhatap olurken tekrar düşünelim. İstisnasız onların tamamı hayattan alacaklı bir nesildir.

O nesil daha iyi yaşamanız için bir hayat sermişler ayaklarınıza. Kıymetini bilin.

Son iki pazar gününde sokağa çıkan 65 yaş ve üstü kişilerin sokaklardaki davranışlarına dikkatlice baktınız mı?

Bir çoğunun yüz ifadelerinde yabancılaşma, davranışlarına korku sinmiş, kaçarcasına endişeli, saklanırcasına güvercinler gibi ürkek halleri, dün emekleriyle oluşturdukları parklarda, caddelerde sokaklarda bir yabancı gibiydiler, fark ettiniz mi?

Korkularında kimselerin olmadığı yerlerde açık havada maskelerini çıkarmadan yürüdüklerini göremediniz mi?  

Sokak röportajlara bakıldığında, bu kadar uzun süre evde kalmanın sonucu olarak bedenlerini hareket ettirmekte zorlandıklarını, çoğu zaman konuşacak kimse bulamadıkları için cansız nesnelerle konuştuklarını ifade edenler oldu, izlemediniz mi?

 İnsan uzun süre konuşmayınca konuşmayı unutur, Konuşacak kimse bulamayanlar zamanla kendi seslerine bile yabancılaşır. Sokağa çıktıklarında yürümekte zorlananlar oldu, Çünkü hareketsizlikten bedenlerine yabancılaşmışlardı. Onun içindi ki uzun süreli tecrit politikası ağırdır. Uzun süreli tecrit hallerinde insan her şeye yabancılaşır ve ilerleyen yaşlarda kişilerin gerçeği değerlendirme yetileri daha çabuk bozulabilir, bazen de ölümcül olabileceğini unutmayalım. İnsanlar kendi ürettikleri binaların içlerin  “hapsolmuş” ve kendilerinin de katkıları ile şekillenmiş sokaklara, caddelere ve meydanlara istedikleri zaman çıkamıyorlar. Çevreden, sosyal hayattan, yaşamdan soyutlama işte korkunun hâkim olduğu bu duygu yabancılaşmadır.

65 yaş ve üstü dışındakilere karantina günlerinin esnetilmesinden sonra, sanki uzun bir kış uykusundan uyanırcasına sokaklar caddeler yeniden hareketlenmeye başladı. Bundan garipsenecek bir şey yok, sürekli evde kalmak insana tecrit ve hapis duygusu yaşatıyor.

Bakırköy Özgürlük meydanına doğru İncirli caddesinin yıllardan beri bir türlü yenilenmeyen bakımsız kaldırımlarında merkeze yürüdüm. Mayıs ayının son günleri,  bir yaz günü havalar iyice ısındı, güneş sıcak sırtımı ve yüreğimi kış günlerinin soğuklarına inat ısıtıyor. Anladım ki sıcak günleri çok özlemişim. Caddenin eski geleneksel gürültüsü, neşesi yok, Bir zamanlar yaşam dolu olan irili ufaklı iş yerleri, dükkânlar, lokantalar, kebapçılar, kafeler tozlanmış vitrinleri ile kapıları hala kapalı. Özgürlük meydanının ruhu olan cümbüşvari haller gitmiş, meydanın eski günlerinde her köşesinden gelen gürültülü kalabalıklar yok

Anlaşılan bundan sonra kontrollü sosyal hayatlarımız olacak. Geçmiş değiştirilemez, ama bugünden başlayarak gelecek etkilenebilir, geleceğimize hükmetmek hala elimizde..

Olağanüstü deneyim günleri sonrasında ve görünen o ki bu yeni yaşamın  geride bıraktığımız  yaşamdan farklı olacak..

Zamanın doğrusal olduğuna inanırız. Sonsuza kadar muntazam şekilde ebediyen ilerlediğini düşünürüz. Ancak geçmiş, günümüz ve gelecek arasındaki fark illüzyondan başka bir şey değildir. Dün, bugün ve yarın peş peşe gelmez, sonsuz bir döngü halinde birbirlerine bağlıdır.

Sürekli TV’lerde yapılan salgın yayınları, iç karartıcı ölüm haberleri, dünyadaki hasta insanların çaresizliği, doktorların ve sağlık mensuplarının gayretleri, uzun izolasyon döneminin gerginliği, sürekli stres ve dalgalı kaygı halleri derken sonunda bahar günlerinin gelip geçtiği fark edemedik.

Yorgun, endişeli ve bir örselenmişlik duygusu ile yeni bir döneme başlayacak, salgının getirdiği kaygı ve korku insanların özgürlüklerini kısıtladı, konforları azaldı, her zamanki alışkanlıklarını terk etmek zorunda kaldılar.

Salgın ve karantina sonrası oluşacak ruh sağlığı sorunlarının olumsuz etkilerinin ne olacağını ne kadar süreceğine ilişkin bilgilerimiz sınırlıdır.

Gözlemlere dayanarak insanlar hayatlarındaki rutinlerin kısılmasında dolayı psikolojik travma yaşayabilirler.

Sağlık ve ekonomik risk faktörleri, ruhsal hastalıklara yatkınlığı olsun olmasın tüm kişilerde özellikle toplumun alt ve orta kesimlerinde belirgin bunaltı hissine ve karamsarlığa neden olabilir.

Yaşam kaygısı ekonomik, sağlık ve sosyal sorunlar nedeniyle, bundan sonra çeşitli ruhsal rahatsızlıklar, başta çökkünlük, kaygı bozuklukları, takıntılı davranışlara, anksiyete belirtilerine, ertelenmiş aile içi sorunlara, boşanmalara önümüzdeki süreçte daha sık rastlayacağız 

Karantina sonrası olayların psikolojik etkisi üzerine Lancet’de 14 Mart 2020’de yayınlanan salgın hastalıklarda SARS virüsü bulaşmış kişilerle temas ettiği için karantina altına alınan kişilerde, yapılan araştırmada; korku, sinirlilik, üzüntü ve suçluluk hissinin karantina süreci boyunca sık görülen olumsuz duygular olduğu bildirilmiştir.  Karantinaya alınmanın uzun dönem etkileri arasında kalabalıktan kaçınma ve aşırı dikkatli bir biçimde el yıkama gibi davranış değişikliklerinin yer aldığı ve kişilerin bir kısmının aylarca normal yaşama dönemediği görülmüştür 

Yine aynı çalışmada karantina sonrası dönemde, karantinaya alınan sağlık çalışanları alınmayanlarla göre, daha yüksek şiddette tükenmişlik duygusu belirtileri, çevresindeki insanlara uzak hissetme, ateşli hastalarla ilgilenirken daha fazla kaygı duyma, huzursuzluk, uykusuzluk, konsantrasyon bozukluğu yaşadıkları, sürekli endişe hali, kararsızlık, iş performansında bozulma, çalışmakla ilgili isteksizlik ve istifayı düşünme gibi belirtiler sergilemişler 

Karantina sonrası döneme ilişkin ruhsal etkilenmeyi arttıran en önemli etkenler arasında ekonomik kayıplar karantina sırasında sorun yaratabilir, görünen o ki, insanların çalışamaması ve mesleki faaliyetlerini bir planlama yapamadan kesmesi gerekebilir. Bu durumun etkileri karantina kalktıktan sonra da mutlaka sürecektir. Geçmiş deneyimler karantina sonucunda meydana gelen mali kaybın ciddi sosyoekonomik sıkıntılar yarattığı ve karantinadan birkaç ay sonra ruhsal hastalık belirtilerinin gelişmesi için bir risk faktörü olduğunu göstermiştir. Bu bulgu muhtemelen ekonomik etkilerle bağlantılıdır, ancak sosyal ağların bozulması ve boş zaman aktivitelerinin kaybı ile de ilişkili olabilmektedir. Karantina dönemindeki ekonomik kayıp ve ruhsal belirtiler arasındaki ilişkiyi inceleyen bir çalışmada, yıllık hane geliri belli bir miktarın altında olan katılımcıların, daha şiddetli travma sonrası stres bozukluğu ve depresif belirtiler yaşadıkları gösterilmiştir.  Düşük gelirli bireylerin, yüksek gelirlilere göre geçici kayıplardan ruhsal bakımdan daha çok etkilendiği düşünülmektedir.

Karantina döneminde çalışamamaya bağlı mali kayıpların devletler tarafından mümkün olabildiğince tazmin edilmesi, karantina boyunca düzenli gelirlerini kaybetmiş olan kişilere de mali destek sağlanması bir koruyucu ruh sağlığı tedbiri olarak görülmelidir.  Salgının bitiminden sonra işsizlik tusinami gibi üstümüze gelebilir,

Küresel ölçekte hayatlarımızı böylesine etkileyen doğal ve kesintiye uğratıcı böyle büyük bir olayı yaşamamıştı. Türkiye’de bilim kurulu üyeleri, doktorlar, önümüzdeki dönemin her türlü belirsizliğe açık olduğunu söylüyorlar.  Bu gün için pandemi devam ediyor.

Normalleşme dediğimiz asla eskiye dönüş olmayacak ve görünen o ki eskinin normali yok.

Aşı geliştirilemez ise aynı sorunlarla sonbaharda, 2021’de ikinci hata üçüncü dalgalar ile  karşılaşabiliriz. 

Dünya Sağlık Örgütü açıklamalarına göre virüse yakalanmış olanların bağışıklık kazandıklarına dair bir veri yok diyorlar. Bu demektir ki, enfeksiyonu geçirenlerin tekrar yakalanma riskleri vardır.

 Diğer taraftan ülkemiz sıkıntılı bir ekonomik kriz ile birlikte ve aynı zaman da bir virüs kıskacı içinde.

Önümüzdeki bu ikilem, çözümü zor problem olacaktır. Sıkıntılı bir ekonomik kriz ve aynı zamanda bir virüs kıskacı. 

Sorun ekonomiyi hem temel üretim alanlarını da açık tutacaksın, hem de virüs yayılmasını önleyecek ve virüsü yok edeceksin.

Önceliklerimiz ne olmalı? 

Bireysel olarak maske takmak, fiziksel mesafeye dikkat etmek, kalabalıklardan uzak durmak, temizliğe özen göstermek önceliklerimiz olmalı.

Write a comment:

You must be logged in to post a comment.

iletişim        +90 (212) 571 57 97 +90 (535) 713 02 77