Şizofreni kişinin alışılagelmiş algılama ve yorumlama biçimlerine yabancılaşarak, kendine özgü bir içe kapanma dünyasına çekildiği bir ruhsal bozukluktur. Ruh hekimliğini en çok uğraştıran, fakat bugün bile çeşitli yönleri tam açıklanmamış bir ruhsal bozukluktur. 19. Yüzyıldan kalma bir etki ile halk arasında korku uyandıran ve ‘’erken bunama’’ diye bilinen bu hastalık; İnsanı kişiler arası ilişkilerden ve gerçeklerden uzaklaşarak, düşünüş, duyuş ve davranışlarda önemli bozukluklar oluşturan, gençlik yıllarından başlayarak üretim dışına itebilen ve çevresiyle önemli uyumsuzluk ve çatışmalar yaşamasına neden olan bir psikozdur.

TARİHÇE

Şizofreni insanlık tarihi kadar eskidir. Eski çağ Sanskrit yazılarında ve Hipokrat okuluna bağlı eski Yunan hekimlerinin yazılarında şizofrenik türde ruh hastalığının tanımladığı bildirilmektedir. Şizofrenik belirtileri konu alan metinler M.Ö. 15. yüzyıla kadar uzanmaktadır. M:S: birinci ve ikinci yüzyıllarda, Eski Yunanda, büyüklük ve kötülük görme sanrılarının yanı sıra bilişsel işlevlerde ve kişilikte yıkımla giden ruhsal bozukluklar tanımlanmıştır. Orta Çağ Avrupa’sında şeytana tutulmuş diye bilinen ruh hastalarının önemli bir bölüğü kuşkusuz şizofreniklerdi,

”Demetia Precox” kavramını ilk kullanan, Belçikalı psikiyatrist Morel’dir. Morel 1860 yıllında yayınladığı ”Akıl Hastalıkları” adlı kitabında, 14 yaşında bir çocuğunda, aile içinde ve okulda çatışmalar ve uyum sorunlarıyla başlayıp, yıkımla sonlanan bir içe kapanma tablosu tanımlamış ve bu tabloyu Dementia Praecox olarak adlandırmştır.

1871 yıllında Hecker hebefreniyi ve 1874′ Kahlbaum katatoniyi tanmlamışlar, daha sonra 1896’da Emil Kraeplin bu iki klinik tabloya paranoid ve basit tipleri de eklemiş, bunların büyük olasılıkla metabolik kökenli bir hastalığın farklı görünümleri olduğunu ileri sürerek hepisini Dementia Praecox başlığı altında toplamıştır. Kraepelin’in bir başka önemli katkısı, günümüzün şizofreni kavramı içinde önemli bir yer tutan pozitif-negatif belirti ayırımının kavramsal çerçevesini hazırlamış olmasıdır.

Şizofreni Psikolojik HastalığıKlinik görünümlerin ötesine geçerek, söz konusu bozukluğa eşlik eden zihinsel tanımlamaya ilk araştırmacıysa Eugen Bleuler’dir. Bleuler, 1911’de yayınladığı ”Dementia Praecox ve Şizofrenler Grubu’ adlı kitabında, bu bozukluğun mutlaka yıkımla sonlanmasının gerekmediğine dikkat çekerek, Dementia Praecox yerine, zihin yarılması anlamına gelen ‘schizo-phrenia’ teriminin kullanılmasını önermiş ve şizofreninin dört temel belirtisi olduğunu ileri sürmüştür. Bunlar, otizim, ambivalans, çağrışım çözüklüğü ve anormal duygulanımdır. Bleuler, şizofreni kavramı içinde, çağrışım çözüklüğüne özel bir yer vermiş, bunun patognomonik bir belirti olduğunu, tüm hastalarda ve hastalığın her döneminde bulunduğunu ileri sürmüştür. Bu yaklaşım, uzun süre şizofreni konusundaki araştırma pratiğine ve klinik uygulamaya yön vermiş ve günümüze kadar uzanan bir tartışmanın çıkış noktası olmuştur.

Tartışmanın diğer kutbunda, Kurt Schneider’n ‘birinci sıra belirtileri’ yer almaktadır. Schneider, işitme varsanıları, kendi düşüncelerinin yüksek sesle söylendiğini işitme, dış güçler tarafından bedenini etkilenmesi, düşünce çalınması ve düşünce sokulması gibi sanrı ve varsanılardan oluşan bir grup belirtiyi, ‘birincil sıra belirtiler’ olarak adlandırmış ve şizofreni tanısında bunlara öncelik vermiştir.

1960’ların sonlarında, Schneider’in ‘birinci sıra belirtileri’ Avrupa’da yaygın bir kullanım bulurken, Amerikalılar Bleuler’in şizofreni tanımına göre tanı koyuyorlardı. Ancak, bir taraftan Bleuler’in çağrışım çözüklüğü konusundaki savlarının yapılan çalışmalarda doğrulanmaması, öte yandan Amerikan psikiyatrisinde betimleyici düzeyle sınırlı bir tanı sınıflamasının benimsenmeye başlaması, Schneider’in sanrı ve varsanılardan oluşan ölçütlerinin Amerikalılar tarafından da da ön plana çıkarılmasına yol açtı.

1980’li yıllarla birlikte iki önemli gelişme oldu. Bunlardan ilki DSM III’ün yayımlanması ve Amerikan Psikiyatri Birliği’nin şizofreni tanısı konusunda, Andreasen’in makalelerinde anlatım bulan yeni yaklaşımı benimsemesiydi. Amerikan psikiyatrisinde rakipsiz bir bir egemenliğe sahip olan Bleulerci yaklaşım yerini Kreapelinci yaklaşıma bıraktı. Bir başka deyişle, şizofreniye eşlik eden zihinsel süreçler konusundaki tartışmalı çıkarımlar ve düşünce bozukluğu, otizm, ambivalans gibi bulanık tanımlamalar tanı ölçütleri dışında bırakılırken, tanımlayıcı düzeyle sınırlı bir şizofreni kavramı yeniden ön plana çıktı.

İkinci önemli gelişme, İngiliz psikiyatrist Timothy Crow’un pozitif ve negatif belirtilerden oluşan iki farklı şizofreni alt tipi olduğunu ileri süren makalesinin yayımlanmasıydı. Gerçi pozitif ve negatif belirti ayırımı Kreapeli’den beri biliniyordu, bir nörolog olan Jackson bu kavramı geçen yüzyılın sonunda ortaya atmış ve 1974 yılında Straus şizofrenideki negatif ve pozitif belirti ayırımına yeniden dikkat çekmişti. Ancak Crow’un makalesi öncüllerinin görmediği büyük bir ilgiyle karşılandı. Bu ilginin bir nedeni, altmışlı ve yetmişli yıllarda psikiyatriye egemen olan büyük hastaneleri kapatma yaklaşımının bir ürünü olarak, şizofrenik hastaların önemli bir bölümünün toplum içinde sağaltılmaya başlanmış olmasıydı. Nöroleptik  kullanımıyla hezeyanları, gibi pozitif belirtileri yatışan hastaların toplum içinde belirli bir rolü üstlenmeleri ve bazı insan ilişkilerine girmeleri gerekiyordu. Dolayısıyla,  yaşamlarının büyük bölümünü akıl hastanelerinde kapatılmış olan olarak geçiren hastalar için önemli bir sorun oluşturan negatif belirtiler, bu dönemde başlıca sorunlardan birisi haline gelmişti. Ayrıca, gelişen beyin görüntüleme teknolojisiyle söz konusu belirtilere eşlik eden yapısal ve işlevsel beyin anormalliklerinin kolayca araştırılır hale gelmesi de bu ilgide rol oynuyordu.

Sonuç olarak, DSM.III ile tanı ölçütleri dışına itilen Bleulerci kavramlar daha ayrıntılı tanımlamalarla araştırma ölçeklerine dönüşerek klinik değerlendirme sürecine geri döndüler. 1994 yılında yayımlanan DSM.IV tanı ölçütleri arasında negatif belirtilere de yer vererek bu dönüşü resmileştirdi.

EPİDEMİYOLOJİ

Şizofreninin toplumda ne oranda görüldüğünü araştıran çalışmalarda birbirinden oldukça farklı sonuçlar elde edilmektedir. Bunun en önemli nedeni, tanı ölçütleri ve örneklem seçimi konusunda ortak bir yaklaşımın benimsenmemiş olmasıdır.

Şizofreninin Toplumda Yaygınlık ve Sıklık Oranları;

Yaklaşık 50 yıllık bir süre boyunca dünyanın değişik bölgelerinde yapılan yaygınlık araştırmalarının sonuçlarına göre, şizofreninin nokta yaygınlığı bin 0.6 ile 7.1 arasında ve yaşam hastalanma riski bin 0.9 ile 11.0 arasında değişmektedir.

Şizofreninin Risk Etkenleri,

Yaş; Şizofreni genellikle 45 yaşın altında ortaya çıkar. Ancak, son yıllarda yapılan araştırmalar, geç başlangıçlı şizofreninin de sanıldığı kadar ender olmadığını göstermektedir. Geç başlayan olgular, genellikle süreğen ve ilerleyici bir seyir göstermemeleri ve daha az yıkıma uğramalarıyla, erken başlangıçlı olgulardan ayrılırlar.

Cinsiyet; Şizofreni kadın ve erkekte eşit oranda görülür. Ancak, en sık ortaya çıktığı yaş dönemi erkeklerde 15-25, kadınlarda ise 25-35 yaşlarıdır. Dolayısıyla, erkekler yaklaşık on yıl daha erken bir dönemde hastalanmaktadır.

Toplumsal Sınıf; Şizofreni alt sınıflarda daha yüksek oranda görülmektedir. Bu durum iki farklı yaklaşımla açıklanmaya çalışılmaktadır. Birinci yaklaşıma göre, alt sınıflar; enfeksiyonlar, doğum öncesi bakım yetersizliği ve strese karşı toplumsal desteklerinin zayıf olması gibi olumsuz koşullar nedeniyle şizofreniye yatkın hale gelmektedirler. İkinci yaklaşımsa, genetik yapılarında şizofreniye yatkınlık taşıyan ailelerde, kuşaklar boyunca, alt sınıflara doğru bir kayma olduğunu ileri sürmektedir.

Medeni Durum; Şizofreni tanısı almış kişiler arasında evlilerin oranı toplum ortalamasının altındadır. Tıpkı toplumsal sınıf için olduğu gibi, burada da iki farklı görüş ileri sürülmektedir. Yalnız yaşamak şizofreniye yatkınlığı artırıyor olabilir ya da bu kişiler hastalık nedeniyle aile kurmakta güçlük çekmekte ve daha sık boşanmakta.

Göçmenlik; Yakın dönemde göç etmiş kişilerde şizofreni daha sık görülmektedir. Ancak, göçmenliğin yarattığı sorunların doğrudan şizofreniye yol açtığı gösterilebilmiş değildir. Ayrıca, bu kişilerin zaten var olan ruhsal sorunları nedeniyle ailelerini terk etmeye yatkın oldukları da ileri sürülmektedir.

Doğum Mevsimi; Yapılan çalışmalar, daha sonra şizofreni tanısı alan kişilerin önemli bir bölümünün kış aylarında  ya da ilkbahar başında doğmuş olduklarını göstermektedir. Bazı araştırmacılar, bu durumdan, viral enfeksiyonların ve yılın bu dönemine özgü beslenmede özelliklerinin sorumlu olabileceğini ileri sürmektedirler.

   Stres Verici Yaşam Olayları;

Şizofreni tanısı almış kişilerle yapılan görüşmelerde, başlarında geçen stres verici yaşam olaylarının sıklığının toplum ortalamasının üzerinde olduğu görülmektedir. Ancak, bu durum söz konusu olumsuz yaşantıların sağlıklı kişilerde şizofreniye yol açtığı anlamına gelmez. Büyük olasılıkla bu tür sorunlar yalnızca yatkınlığı olan kişilerde şizofreniye yol açmaktadır. Stres-diatez modeline göre, gerek kişiyi şizofreniye yatkın kılan nedenler ve gerekse bardağı taşıran son damla etkisi yapan stres etkeni biyolojik ya da çevresel kökenli olabilmektedir.

   ETYOLOJİ

Giderek artan bilgi birikimi, şizofreninin sinir sisteminin gelişimi sırasında oluşan bir anormallikten kaynakladığı savını güçlendirmektedir. Postmortem incelemelerde, şizofreniklerin piramidal hücre yoğunluklarında normalden sapmalar olduğu gösterilmiş ve söz konusu olgunun hücre sırasında meydana geldiği ileri sürülmüştür. Bir başka varsayım, hücrelerin ve sinapsların, daha ileri bir zihinsel bütünlüğe doğru değişimleri sırasında bazı anormalliklerin ortaya çıkmasıdır. Bu varsayıma göre, yıllar içinde, bazı sinir hücrelerini ve sinapsların devre dışı bırakacak bir budama süreci işlemektedir. Bu süreç sırasında meydana gelen sapmalar daha sonra şizofreniye yol açabilecek olan yakınlığın nedenleri arasında görülmektedir. Söz konusu gelişimsel bozukluğun olası nedenleri araştırılmış ve bunlardan üçü ön plana çıkmıştır. Genetik yatkınlık, viral infeksiyonlar, gebelik ve doğum komplikasyonları.

Genetik Yatkınlığın şizofrenide önemli bir rolü olduğu düşünülmektedir. Ancak bu durum, şizofreni tanısı alan tüm olguların kromozomlarında söz konusu yatkınlığı taşıdıkları anlamına gelmez. Genel kanı, genetik ve çevresel etkenlerin değişik oranlarda rol oynadıkları farklı şizofreni alt grupların olduğu şeklindedir. Bu konuda yapılan çalışmalar dört ana başlık altında toplanabilir:

(1) Aile araştırmaları, (2) ikiz araştırmaları, (3) evlat edinme araştırmaları, (4) moleküler genetik araştırmaları.

Aile araştırmaları ile ilgili yapılan çalışmalarda, şizofreni tanısı almış kişilerin birinci derece akrabalarında şizofreni oranı, kontrol grubuna göre 5-10 kat daha yüksek bulunmaktadır. Kontrol grubundaki denekler için % 0.5-1.0 olan şizofreni riski, şizofreni tanısı almış kişilerin birinci derece akrabalarında % 3-7’dir. Ancak, şizofrenideki bu ailesel yatkınlığın ne oranda genetik ve ne oranda çevresel etkenler tarafından belirlendiği açık değildir.

İkiz araştırmaları ile ilgili yapılan çalışmalarda, tek ve çift yumurta ikizlerinde eş hastalanmayı araştıran ilk çalışma Franz Kallman tarafından yapılmıştır. Bu çalışmada, çift yumurta ikizlerinde % 14 olan eş hastalanma oranının tek yumurta ikizlerinde % 86 olduğu bildirilmiş, ancak söz konusu yüksek oran izleyen çalışmalarda yinelenmemiştir. Son yıllarda yapılan araştırmalarda, eş hastalanma oranları çift yumurta ikizlerinde %10-15, tek yumurta ikizlerindeyse %40-60 olarak bulunmaktadır.

Ancak, tek yumurta ikizlerinde toplumsal çevrenin çift yumurta ikizlerine göre daha fazla benzerlik göstermesi, söz konusu oranların, genetik yatkınlığın yanı sıra, çevresel bileşenler tarafından da etkilenmiş olabileceğini düşündürmektedir.

Evlat edinme araştırmalarının büyük bölümü, toplum kayıtlarının çok düzenli tutulduğu İskandinav ülkelerinde yapılmıştır. Bu konuda yapılan araştırmalar iki farklı desene göre düzenlenmektedir. Birinci desene göre yapılan çalışmalarda, şizofreni tanısı almış kişilerin evlat edinilmiş çocuklarıyla, sağlıklı kişilerin evlat edinilmiş çocukları karşılaştırılmıştır. Sonuçlar, şizofreni tanısı almış kişilerin sağlıklı ailelerde yetişen çocuklarında, şizofreninin ve şizofreni spektrum bozukluğunun anlamlı derecede daha sık bulunduğunu göstermektedir.

Diğer çalışma deseni, şizofreni tanısı alan evlatlıkların biyolojik akrabalarındaki şizofreni oranını, sağlıklı evlatlıkların akrabalarındaki oranlarla karşılaştırmaktadır. Elde edilen sonuçlara göre, şizofreni tanısı alan evlatlıkların biyolojik akrabalarında kronik şizofreni ve şizofreni spektrum bozukluğu, kontrol grubuna göre anlamlı derecede yüksektir.

Moleküler genetik araştırmalarında elde edilen en ısrarlı bulgu, en az iki kuşak boyunca hastalığı gösteren ailelerde, 5 kromozom üzerinde şizofreniye neden olabilecek bir lokusun varlığıdır. Öte yandan, genetik ve kültürel açıdan kapalı bir yaşam sürdüren Amish topluluğunda yapılan çalışmalarda, 11. kromozomun psikozla ilişkili olabileceğini düşündüren sonuçlar elde edilmiştir. X kromozomunun ve 18. ve 19. kromozomların da şizofreni ile ilişkili olabileceklerini ileri süren çalışmalar vardır.

Viral Enfeksiyonlar,

Şizofreninin olası nedenleri arasında viral enfeksiyonlara da yer verilmektedir. Şehirlerde, kırsal bölgelere göre şizofreninin daha yaygın görülmesinin, viral enfeksiyonların kalabalık ortamlarda daha hızlı yayılmasına bağlı olabileceği ileri sürülmektedir.

Sifilizde ve sistemik lupus gibi otoimmün hastalıklarda şizofreni benzeri tabloların görülmesi, virüslerin beyni iki şekilde etkileyebileceğini düşündürmektedir. Birinci olasılık, dolaysız bir sinir sistemi enfeksiyonudur. İkinci olasılık ise, vücudun viral enfeksiyona yanıt olarak ürettiği antikorların sinir sistemini etkilemesidir. Hücresel yanıt, antikor üretimi ve interferon düzeyleri söz konusu ilişkinin anlaşılması amacıyla araştırılmaktadır. Ancak elde edilen sonuçlar çelişkili ve tartışmalıdır. Çünkü, söz konusu bileşenlerde meydana gelen değişiklikler, virüslere bağlı olabileceği gibi, bunlara ilaç kullanımının ve anormal immünolojik yanıt sisteminin de yol açmış olması olasıdır.

Şizofreni etyolojisinde suçlanan başlıca viruslar sitomegalovirus ve herpes simpleks ailesinde yer alan DNA viruslarıdır. Özellikle, sinir hücrelerinin kortekse göç ettikleri ikinci trimesterde geçirilen enfeksiyonların şizofreni riskini artırdığı ileri sürülmektedir.

   Gebelik ve Doğum Komplikasyonları

Gebelik ve doğum sırasında bebeğin oksijensiz kalmasına yol açan durumların şizofreni riskini artırdığı düşünülmektedir. Şizofrenide etkilenmiş olduğu düşünülen limbik sistem, serebral korteks ve bazal ganglionların oksijensiz kalmaya en duyarlı beyin bölgeleri arasında yer almaları bu görüşü güçlendirmektedir.

Bir diğer olasılık, bu kişilerde hem şizofreniye yatkınlık oluşturan, hem de gebelik ve doğum komplikasyonu riskini artıran bir genetik bozukluğun bulunmasıdır. Bazı araştırmacılar, fetusun erken gelişim evrelerinde  bir enfeksiyon ya da beslenme bozukluğunun da aynı rolü oynayabileceğini ileri sürmektedir.

   Erken Çocukluk Yaşantıları,

Erken çocukluk dönemindeki olumsuz yaşantıların ve aile içi etkileşimin şizofreniye yatkınlık oluşturduğu görüşü, birçok araştırmacı tarafından ileri sürülmüştür. Freud’a göre, şizofrenik kişi benlik gelişiminin erken evrelerine gerilemektedir. Ruhsal ya da organik nedenler söz konusu gerilmeye bir yatkınlık oluşturmakta ve daha sonraki yıllarda karşılaşılan yeni örselenmeler bu kişilerde gerilemeye yol açmaktadır.

Aile çalışmalarında son yıllarda meydana gelen bir gelişme, şizofreni tanılı kişilerin ailelerinde duygu dışa vurumunun hastalığın gidişi üzerinde etkili olduğunun anlaşılmasıdır. Yüksek duygu dışa vurumu olan ailelerde yineleme oranı daha yüksek olarak bulunmaktadır.

iletişim        +90 (212) 571 57 97 +90 (535) 713 02 77