Kısa sürede bütün dünyaya Çin’den yayılan Covit-19 virüsü salgını nedeniyle hiç birimizin bilemediği ve tahmin edemeyeceğimiz bir durumla karşı karşıya kaldık.

Pandemi nedeniyle Türkiye’de bazı korunma tedbirleri alınmaya başlandı. Öncelikle 65 yaş üstü vatandaşlar ve kronik hastalığı olanlar için sokağa çıkma yasağı getirildi.

Bazı belediyeler toplu taşıma indirim kartları iptal edilirken, bazı belediyelerde ise 65 yaş üstü vatandaşların toplu taşıma araçları kullanması yasaklandı. Bu ve benzeri kısıtlamalar sonrası medyaya yansıyan görüntülerde yaşlı çok sayıda kişinin mağduriyet yaşadığı görüldü.

İnsanlık şu anda küresel bir krizle boğuşuyor ve alışık olmadığımız günlerden geçiyoruz. Bu günler geçmişte yaşadığımız süregeldiğimiz hayat günleri değil, bunu bilelim.

Corona virüsü ve sonrasında başımıza ne geldiğini ne geleceğini bilemediğimiz büyük bir belirsizlik ve öngörülemezdik zamanlarındayız.

Bu belirsizlik elbette insanları korkutuyor. Anlaşılan salgın devamı ve sonrasında zamanlarda mevcut eşitsizlikleri daha da derinleştirecek.

Yaşlı insanların günah keçisi olduğu bugünlerde, hayat ve yaşam felsefesi üzerine daha fazla düşünmemiz gerekiyor değil mi?

Başarılı bir yaşlanmanın temel koşullarından en önemlisi çalışma ve üretime katılmaktır.

Yaşlanmanın felsefesini ve yaşam psikolojisi değerini, sadece çalışmak, üretmek ve sosyal yaşlanma koşullarının yerine geldiği durumlarla kazanılacağı inancındayım. Bunun dışındaki söylenenlerin hepsi boş sözlerden öte bir anlam taşımıyor.

İzolasyon nedeniyle evlerimizde yılların alışkanlıklarından farklı olarak kısıtlı ve sınırlı olan bir hayat yaşıyoruz.

65 yaş üstü kişiler olarak bu günlerde çalışmıyoruz.

Çalışmak ve üretmek?

İnsanların hayatlarında bilgilerini ya da beden güçlerini kullanabileceği, kendilerine ve toplumun gelişmesine katkı sağlayabileceği çalışma alanının içinde yer alması demek. Kısaca kişinin hem kendisi hem de toplum için üretmesi demek..

Ekonomik değeri olmayan bir insanın bu günkü dünya koşulları içinde değerli insan olması mümkün değildir.

Üreten kişiler hem toplum nezdinde değerli olan kişi, hem yaşlanmasında felsefi düşünceler üretebilir. Aynı zamanda yaşam düşüncelerinde derin anlam keşfedebilir.

Bu girişi yapmamın sebebi riskli grupta olmaları nedeniyle sokağa çıkma yasağı getirilen yaşlılara virüs taşıyıcısı gibi davranılması, adeta virüslü muamelesi yapılması tartışmalara neden oldu. Her halükarda corona virüsünün yayılmasında yaşlıların hiçbir suçu yoktur. Bunu hafızamızın bir kenarına kaydedelim.

Diğer taraftan yaşlılara yönelik sosyal medyadaki rencide edici açıklamalar, tehditler, alay etmeler, hor görmeler bir yana, basımımızın da bu tür davranışlara abartılı duyarlılığını, iyi niyet olarak değerlendirmek zordur.

Özünde yapılmak istenen ise yaşlılar için önlem alınmasının nedeni virüs taşıyan olmaları değil, virüsün onlara bulaşması durumunda hastalığı ağır geçirecekleri ve immünolojik savunma sistemleri gençlere göre daha zayıf olmaları nedeniyle ölüm risklerinin yüksek olmasıydı.

Pandeminin ilk günlerinde özellikle gençler arasında yerleşen yanlış bir algılama var,

Genç insanlar arasında, “bu virüs bana bir şey yapmaz, sadece yaşlı insanları öldürüyor, dolayısıyla her hangi bir önlem almam gerekmiyor” diye düşünüyorlar.

Ne yazık ki, böyle bir yanlış algı topluma ve genç insanlar arasında yerleşti.

Sonuçta 65 yaş ve üstü insanlar evlere kapadı, gençler sokağa salındı.

Yaş ayırımcılığı yaşlı insanlara uygulanan ayırımcılık, özünde cinsel ayırımcılık ve ırk ayrımcılığı ile aynı kefede görmek gerekir. Yaş ayırımcılığı da bu salgın günlerinde farklı boyutlarıyla yaşanıyor. Bir kargaşada insanlar tepişirken en çok ezilenler hep yaşlı insanlardır. Yaşlı insanların uğradıkları ayrımcılık ve mobbing salgın döneminde peydah olmuş bir sorun değildir. Makro dönüşümlerle beraber anlaşılması gereken bu sorun, yaş ayrımcılığının bir parçasıdır.

Ebedi gençlik aşısı daha bulunamadı.

Ama insanların yaşam süreleri uzadı ve hayatta kalma süreleri uzadı. Yaşlı nüfus çoğalınca, kaçınılmaz olarak yaşlanmanın getirdiği sorunlarda önümüze yığıldı.

Her canlının kendine özgü belirli bir yaşam süresi vardır.

Canlıların yaşlanma sürecini endojen ya da eksojen faktörler belirler.

Çalışmalar, yaşlanmanın bir gen grubu tarafından kontrol edildiğini göstermektedir.

Bu kapsam içinde;

-Hücre yaşlanması: insanlar yaşlandıkça hücrelerinin yenilenme hızı da düşmektedir. Çocuklardaki hücre yenilenmesi yaşlı bireylere oranla çok özlü ve sağlıklıdır.

-Metabolik ve Genetik zararların birikmesi, organizma tarafından onarılamayan ve etkileri birikerek artan faktörlerden oluşan zararlardır.

-DNA zararların algılanmasındaki ve onarılmasındaki aksamalar,

-Organellerin işlevlerinde aksamalar, hücre yaşlanmasını hızlandırmaktadır.

Yaşlanmanın kendine özgü ve farklı bir özelliği için, yalnızca geçen yıllar değildir. Yaşlanma hücrelerden organlara kadar tüm fonksiyonların giderek azaldığı oldukça karışık bir süreç olup, canlı organizmanın büyüme ve gelişmesinde zamanla meydana gelen gerilemelerin bir alt toplamı ve fonksiyonel yeteneklerin giderek azalmasıdır.

İnsan bedeni bir varlık olarak doğar, yaşam süresince gereken biyolojik değişiklere ulaşır ve ölürüz. Yaşam boyunca ruhumuz, bedenimiz, içinde yaşadığımız aile, toplum ve değişen çevremiz ile karmaşık bir etkileşim içerisindeyken farkında olmadan ruhumuz da değişimlere paralel bir seyir izler.

Yaşlanma bilindik kalıplar içinde, ama herkeste aynı şekilde olmaz.

Yaşlanmak psikolojik olarak farklı bir duygudur, özellikle gençlik zamanlarında, başkaları gibi yaşlanacağımıza kabullenmekte bile zorluk çekeriz. Bedenimiz, yüzümüz ve kalbimizde gerçekleşmiş olan değişikleri ancak yaşıtlarımız üzerinde zamanın bıraktığı izleri ve tesirleri gözlemek suretiyle sanki bir aynadan akseder gibi algılayabiliyoruz.

Her zaman dünyaya bakan gözlerimiz için ise; biz, hep bir delikanlı ya da genç bir kız olarak kalırız.

Bizden sonraki kuşakların bize verdikleri sırayı gerçekçi olarak irdeleyemeyiz. Bazen duyduğumuz “amca”, “teyze” “dede” ya da “nine” gibi sözcükler bizi şaşırtabilmektir.

Neden?

Çünkü çoğu zaman yaşlanmayı kabullenemiyoruz.

Ne dersiniz?

Artık beyazlaşmış saçlarımız, fakat yaşlanmayı kabul etmeyen bir ruhumuz olduğu gerçeğini kabul etme olgunluğunu göstersek mi?

Bir başka gerçekte, rutin yaşamları dışında yaptıkları hiçbir şeyleri olmayan, geleceğe yönelik her hangi bir hedef, amaç ve planları olmayan, yaşamlarının getirdiği koşulları kabullenenlere ne diyeceğiz.

İnsan yalnız yaşadıkları ile değil, yaşadıklarından aldığı derslerle, edindiği deneyimlerle hayatı boyunca yaşadığı değişimler, kişilerarası farklılıklar ve yaş dönemlerinin özelikleri ile olgunlaşır. Olgunluk hoşgörüyü tutkunun önüne koymak, öfkeyi hoşgörüye dönüştürmektir.

Olgun insan bir bakıma çocuk gibidir, basit ve masumdur. Fiziksel olarak yaşlı olabilir, ama içsel olarak masum bir çocuktur o.

Olgunluk bir insanın nasıl yaşadığına değil, ne söylediğine ve nasıl davrandığına göre değerlendirilir.

Duygusal tepkiler vermeyen, az konuşan ve konuştuğunda önemli görünen şeyleri söyleyen kişiler olgun sayılır.

Diğer insanlarla yakın ve sıcak ilişkiler kurabilmesinin altında, kendisini seçebilmiş olması gerçeği bulunur. Kendini sevmeyen insan diğerlerini, başkalarını sevmeyen insan kendini sevemez. İnsanın kendisine saygı duyması, ilgisinin sınırlarını  kendisinden öte, diğer insanları da içerecek bir biçimde genişletebilmesiyle gerçekleşir.

Yaşlanmak, bir dağa tırmanmaya benzer. Çıktıkça yorgunluğumuz artar, nefesimiz daralır, ama görüş açımız genişler.

Toplumdan topluma ve zamandan zamana değişmekle beraber, her devirde kabul edilmiş bir ortalama yaşam süresi

Son 100 yol içinde yaşam beklentisi iki katına çökmüştür.

Sonuç olarak yaşlılık kronolojik yaşın ilerlemesiyle paralel giden biyolojik, psikolojik, sosyolojik ve ekonomik boyutlar kazanan bir süreç olarak tanımlanabilir. Ancak sosyal bağlamda her birey için yaşlılık farklı anlamlar ifade edebilir.

Yaşlılık olgusu; toplumsal gelişmişliğe, kişinin sağlık durumuna, sosyal ve psikolojik durumuna bağlı bir ‘değişken’ olarak yaşanılan çağa ve bölgeye göre farklılaşan öznel bir kavram olarak da anlam kazanmaktadır.

Samuel Ullman’ın şu şiiri ile bu yazıyı bitirmek istiyorum.

İnandığın kadar gençsindir,

Şüphelerin kadar yaşlı,

Özgüvenin kadar genç,

Korkuların kadar yaşlı

Ümitlerin kadar genç,

Çaresizliklerin kadar yaşlı,

Yıllar cildi buruşturabilir

Ama hevesten vazgeçmek

Ruhu buruşturur.

Orson Welles – I Know What It is To Be Young – 1984

iletişim        +90 (212) 571 57 97 +90 (535) 713 02 77